15 Ekim 2009 Perşembe

Eşiniz 'gay' olabilir mi?

Dünya değişiyor; evler, arabalar, yaşam koşulları, meslek seçimleri, müzik tarzları, giyim stilleri, telefonlar, kediler, köpekler ve tabii ki bizler…

Çok klişe kaçacak biliyorum ama söylemeden de geçemeyeceğim; değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Bu çok doğru bir söz, beklentilerimiz dahi değişebiliyor hayattan. Hiçbir şey planladığımız gibi olmuyor. Zaten Tanrı da dermiş ya; bana planlarınızdan bahsedin, sizinle dalga geçeyim diye… Boşuna demiyor. Her gün yeni bir olayla karşılaşıp nasıl olur demeden geçemiyor insan. Tanrı ve insanlar beni hep şaşırtıyor. Aslında alışmam gerek bu duruma biliyorum ama bir türlü dengeyi kuramadım sanırım, şaşırmakta üstüme yok!














Kışı kucaklayacağımız şu günlerde herkesin içini bir sıkıntı aldı, suratlar yavaş yavaş düşmeye başladı. Oysa ben kışı çok severim. Biliyorum İstanbul'u çamur alıyor, hava puslu ve çığlık atılası oluyor ama ben seviyorum işte! Bir de bizim bu cam kavanozlardan İstanbul gri bir örtüyle kaplanmış gibi gözüküyor, hafif melankolik bir durum, farkındayım. Cam kavanozları güneşi püskürtmek için kapladıkları iki parmak kalınlığındaki camlardan bile soğuk gelip iliğinizi bulabiliyor. İşte böyle bir günde ofiste dosyaların ve imzalanması gereken evrakların arasına gömülmüşken telefonum çaldı. Arayan bundan dört yıl önce müthiş bir törenle dünya evine giren çok sevgili arkadaşım Coco… Neden Coco diyeceksiniz; kendisi Chanel delisi bir hatundur. Hem narin ve sade, hem şık ve gösterişlidir. Sade takılıp da nasıl gösterişli olabiliyor diye soracaksınız şimdi, bunu başarabilen nadir kadın vardır, belirtmeden geçemeyeceğim. Her neyse telefonu ilk başta sevinerek açtım. Fakat karşımdaki ses sevinmem için erken olduğunu söylüyordu.

- Sana ihtiyacım var!

Ağlıyordu, sebebini bilmiyordum ama önemli olduğunu hemen anladım; nerdesin, dedim. Çantamı aldım ve dosyaları, evrakları cam kavanozun içinde bana bahşedilen cam odada bırakıp kuzularıma haber vermeden binayı terk ettim. Arabada çok düşündüm, acaba ne olabilir diye… Aklıma ilk oğlu geldi, eğer öyle olsaydı söylerdi dedim içimden, pas geçtim. Ailesinden biri mi dedim, öyle olsa da söylerdi. Demek telefonda haykırarak söyleyemeyeceği kadar özel, ama kendine bile itiraf edemeyecek kadar önemli bir konuydu.

Kapıyı çaldım, açtı. Ağlamaktan yüzü gözü şişmiş, gecelik ve peçete konseptiyle beni karşıladı. Burnunu çekti, sanki hiçbir şey yokmuş gibi ilk cümlesi; hadi gel bir kahve yapayım da içelim, oldu. Gel-gitli bir konu olduğu belli; peki, dedim. O anlatana kadar bekleyecektim. Hazırlanması gerekiyordu. Kahvelerimiz oldu, oturduk. Saçlarını düzeltti, arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı, gözlerini halının desenlerine sabitledi ve anlatmaya başladı.

- Kocam, beni aldatıyor.

Kahvemden bir yudum aldım, fincanı yavaşça masaya bıraktım. Peki, dedim, ne yapacaksın?

- Ben ne yapacağımı bilemiyorum Topuklu Ayakkabı, o yüzden seni aradım. Bu aldatma normal bir aldatma değil çünkü…

Uzun süredir mi devam ediyormuş, diye soruverdim. Benden bile eski, dedi ve anlatmaya başladı.

- Geçen gün Murat'ı da alıp Kanyon'a gittim. Dedim havalar güzelken biraz tadını çıkartalım hem Murat çabuk büyüyor, üstüne başına bir şeyler bakarım diye düşündüm. Ben tam park ederken "İ" aradı. Nerdesin, ne yapıyorsun diye Kanyon'a geldik dedim. Konuştuk biraz, kapattık. Aksilik bu ya, tam geldim park ettim bir baktım Murat'ın çantasını evde unutmuşum. Otoparka girdiğim gibi çıktım, eve geldim. Bir baktım "İ"nin arabası otoparkta, şaşırdım. Neyse eve çıktım, kapıyı açtım.

Durdu, anlatmaya mecali kalmamıştı sanki hıçkırarak ağlamaya başladı, ne gariptir hemen toparlandı ve anlatmaya devam etti.

- Kapıyı açtım. "Hayatım evde misin?" diye seslendim. Yatak odasına doğru yürüdüm, kapıyı yavaşça ittim bir baktım yatakta, hem de genç bir çocukla!

Öyle kaldım. Ne diyebilirdim ki o anda! Şoktaydım. Çabuk toparlanmam lazımdı, kahveyi nereye koyacağımı bilemedim, cümle kuramadım, eveledim geveledim; bir şey demem gerekiyordu, ben o yüzden oradaydım. Yoruma açık bir konu değildi. Eğer bir kadın olsaydı yataktaki, şunları sorabilirdim;

Kimmiş bu kadın?

Nerede tanışmışlar?

Utanmıyor mu eve kadını getirmeye?!

Ama böyle bir durumda sorabileceğim tek bir soru var;

Avukat buldun mu kendine?

Çünkü öfke ve riyaya gelene kadar daha önemli bir konu var. "İ" biseksüel ya da gizli gay! Belki yataktaki bir kadın olsaydı, durum daha farklı olabilirdi, yani en azından bir kere aldatıldığınızı bilir gider boşanırsınız. Ama bu durumda siz ilk günden beri aldatılıyorsunuz düşünsenize! Eşiniz erkeklere ilgi duyuyor, onlarla sevişebiliyor! Bu arada şunu da söylemek istiyorum; çok samimi gay ya da biseksüel arkadaşlarım var. Onlar ne olduklarını biliyorlar ve toplumun saçma sapan o ataerkil yapısına karşı göğüs gerip kimliklerini gizlemiyorlar. Hayat benim, tercih benim kime ne diyerek, aileleriyle görüşmeme pahasına bu savaşı verebiliyorlar. Ama bu rezil adam; Coco'nun yıllarını çalıyor, en kötüsü yalan bir dünya kuruyor ve herkesi bu yalan dünyada yaşamaya zorluyor, bir çocuk yapıyor, kariyerinde yükseliyor, toplum tarafından "mükemmel erkek" diye parmakla gösteriliyor, kısacası her şeye sahip olmak istiyor.

Coco'nun hayatı başına yıkılmış, yanımda oturuyordu. Dışarıdan bakıldığında ne mutlu bir aile diyebileceğiniz bu tablo bir anda bozulmuştu. Ben her şeyi geçtim; Murat ne yapacaktı? Annesine, babamla neden ayrıldınız diye sorduğunda Coco ne cevap verecekti? Hadi diyelim o safhayı atlattı; ileride Murat babasının gay olduğunu öğrendiğinde ne yapacaktı?

Eğer şöyle olsaydı; iki gay evlenip bir çocuk evlat edinip büyütselerdi, inanın o çocuk çok daha sağlıklı bir ruh taşıyabilirdi. Ama bir tarafta yıkılmış bir kadın, bir tarafta yalancı bir baba varken Murat'ın ruhsal gelişiminin sağlıklı olmasını bekleyemezsiniz.

"İ" arayıp bu konunun aralarında kalmasını istemiş, ezelden beri gay olduğunu itiraf etmiş ve Coco’dan özür dilemiş. Bunun özrü mü olur?! Coco yıllardır düzensiz ve heyecansız cinsel hayatlarını hareketlendirmek için elinden geleni yaparken, bütün yolları denerken ve her şeye rağmen mükemmel kocasını suçlamak yerine hatayı kendinde ararken "İ"nin aklı neredeydi?
İşte şimdi net konuşabilirdim; sakın, dedim; sakın! Avukatına eşimden "gay" olduğu için boşanmak istiyorum diyeceksin. Sana bunları yaşattığı için bir bedel ödemeli ve bu bedel de gerçekler olmalı, dedim.

Durdu; haklısın. Peki, Murat ne yapacak, diye sordu.

Bu çok zor bir soru benim için çünkü çocuğum yok, dedim. Ama illaki bir gün bu gerçeği öğrenecek, sen ne zaman öğrenmesini istersin; Murat'ın bir arkadaşıyla yattığı zaman mı, yoksa barda babasını bir erkekle sarmaş dolaş gördüğü zaman mı? Sen seç, dedim. Ama tekrarlıyorum, benim bir çocuğum yok o yüzden bir anne olarak değil, bir kadın olarak bu soruya cevap veriyorum. İstersen dikkate almayabilirsin söylediğimi…

Coco kalktı, telefonu aldı ve avukatını aradı;

- İyi günler… Boşanma sebebimi değiştirmek istiyorum. Şiddetli geçimsizliği değiştirebilir miyiz? Ne mi yazacağız, düşündü. Cevap verdi; eşimin "gay" olduğunu ve beni aldattığını yazalım lütfen. Ben şiddetle geçinebiliyorum.

Telefonu kapattı. Bir kadeh bir şeyler içelim bence, bunu kutlamalıyız, dedi. Gülümsedim, yerimden kalktım Coco'ya sarıldım. Sonra el ele tutuştuk ve bir şeyler içmek için dışarı çıktık. Tabii biz sadece arkadaşız…

Bal arıları ve yalnızlık korkusu...

Önceki yazımda kendi kendine yetmeye çalışmaktan; sevgiye, sevgiliye, paylaşıma, aşka, ele ele tutuşmaya ihtiyaç duymadan (ihtiyaç duyduğunu kabul etmenden) yaşayanlardan bahsetmiştim. Bu hafta boyunca bu konu hakkında uzun uzun düşündüm. Cam kavanozun içindeki kuzularımı, üstümde boylu boyunca uzanan aslanları inceledim... Arkadaşlarımı/dostlarımı izledim. Hayatlarını kendimce masaya yatırdım, evirdim çevirdim. Mutlu muyuz sorusunun cevabını aradım durdum.

Kim neye göre yaşıyor, bu hayattan ne istiyorlar, dertleri sadece para kazanmak mı, mutluluğu bu şekilde mi sağladıklarını düşünüyorlar? Herkesi tek tek eleğe koydum, hızlıca bir salladım. Bir baktım ki dağılıyorlar, sağlam bir kale yok hepsi hayatlarını kumdan inşaa etmiş. Teknik olarak evli olabilir ya da bir ilişki yaşıyor olabilirler ama gerçekte herkes yalnız! İbrahim Tatlıses şarkıları gibi...


















Acaba kendimizi mi ifade edemiyoruz, hayattan beklentilerimizi mi bilmiyoruz ya da karşımızdakinin her hareketini sineye çekip görev diye adlandırdığımız aslında zorunlu omadığımız "şeyleri" mi yerine getirmeye çalışıyoruz? Hiç kimse evliliğinden, ilişkisinden memnun değil! Ne kadar trajik... Daha önce de söylemiştim; insanoğlu bencildir ama daha kötü bir durum bu bahsettiğim! Ya daha iyisini bulamazsam diye boşa kürek çekmekle; kalbini, beynini, duygularını, bedenini yormakla, bile bile kendine zarar vermekle alakalı... Yani yalnız kalma korkusunu bastırmak için her türlü kusura göz yummak, bir çift gibi gözüküp kendini uçurumun ucunda bırakmak, Azazel rolüne soyunmak! Yalnızlığın sana acı verse de her gün seni kamçılamasına izin vermek azaplar içinde sana en yakışanı giymeye çalışmak... Çok feci bir "şey" bu... İnsanın kendine yapacağı en büyük kötülük!

Bir de bu anlattığımdan daha kötü olan bir tür var; her çiçekten "bal" almaya çalışanlar."Bal arıları"! Vızır vızır etrafınızda dönerler, istediklerini elde etmek için aşk sözcükleri kullanırlar, kısacası aşkı alet ederler. Her yere konmak, her tenin tadına bakmak isterler. Bu dünyanın götüne parmak atacağım diye gezinirken her gün kendilerini parmaklarlar! İstanbul seni yeneceğim tadında öfke doludurlar hayata karşı... Bu "bal" arılarını incelediğinizde sizi şaşırtan detaylarla karşılaşırsınız. Bir kere kendilerini farklı lanse ederler. Kurbanlarına duygusal yaklaşırlar; aşk mesajları yollarlar, aradığım sensin derler, dürüstlükten, Allah korkusundan bahsederler. Hem karşısındakini kandırırlar, hem de kendilerini... Yalnızlıklarıyla boğuşurlar her gece, ama gerçekte bunu hak ettiklerini hiçbir zaman kabul etmezler. Sekse açtır "bal" arıları, herkesten "bal" almak isterler. İstediklerini aldıktan sonra buharlaşarak ortadan yok olurlar. Artık havaya karıştıkları için Sarıkız’ın doğaya saldıkları metan gazıyla mı birleşiyorlar bilemiyorum ama kendilerinden boktan bir "bal" yarattıkları kesin!

Ama hem yalnızlık korkusu yüzünden ilişkilerini/evliliklerini sürdürenler, hem de "bal" arıları için sadece ve sadece bir gerçek var; her ikisi de yalnızlığa mahkumdurlar.

Kendinizi, ilişkinizi çekinmeyin bir masaya yatırın. Duygularınızı inceleyin, sorduğunuz sorulara yalansız, dolansız, dürüstçe cevap verin. Sevgilinizi/eşinizi neden ve ne kadar sevdiğinizi düşünün. Zoraki bir ilişki mi yaşıyorsunuz, sadece seks için mi birliktesiniz, kendinize bir sorun. Eleği bir sallayın, bakalım yalnız mı kalacaksınız? Eğer ola ki "bal" arılarıyla karşılaşırsanız da şöyle bir gözlerinin içine bakın, ne kadar yalnız olduklarını göreceksiniz...

Aşk, bir önyargı mıdır?

Aşk, bir önyargıdır demiş Bukowski… Önyargı, yargıya dönüştüğünde ise son bulan bir duygu seli... (Sonuna bari yorumumu katayım) Vardığınız yargı; eğer o insanla hayatınız boyunca birlikte olacağınıza inanıyorsanız sevgiye, eğer hayatınızın en kötü duygusal travmalarını yaşadıysanız nefrete dönüşür. Öyle bir köşede kalırsınız, çatlak vazo gibi…

Bayramı İstanbul'da geçiren biri olarak sonbahar günlerinin keyfini çıkartmak için Boğaz'da arkadaşımla kahvaltı edelim dedik. Arkadaşım kariyer delisi olduğu için uzun uzun işten, gelecek kaygısından, neler yapılması gerektiğinden konuştuk. Kahvelerimizi yudumlarken konu döndü dolaştı aşka geldi. Dün gece hep birlikte eğlenirken birkaç gözlemimiz olmuştu. İlk defa tanışıp birbirlerine aşkım diyen bir çift görmüştük. İlginç gelmişti bize, oturduk bu sevgi açlığını, yaz aşklarını tartıştık. Sonunda arkadaşım şöyle bir cümle kurdu; kendine yetebilen bir insan neden sevgiliye ihtiyaç duyar ki? Konu onun açısından daha genel bir yargıya dönüştü.












Zaten bu yaz aşkı hikayesi de ayrı bir vakadır. Hormonların coşmuştur, hava sıcaktır, kumun yakıcılığı, denizin tuzu tenine değmiştir, farklılaşırsın bir anda… Bronzluk gözlerini de karartır, aşık olursun. Havalar soğuyunca da kabuğuna çekilir ne güzel bir tatildi diye düşünürsün. Araya mesafeler, iş/okul koşuşturması girer. Telefon görüşmeleri azalır, için burkulur, "gerçek benliğine" kavuşursun. Yaz aşkın arada kaynar gider. Neyse gelelim benim arkadaşımın cümlesine… İnsan kendine yeterse neden sevgiliye ihtiyaç duyar. İnsanoğlu kendine yeter mi gerçekten? Durdum, kahvemden bir yudum aldım. Nereden çıkardın, dedim.

Hepimizin işi gücü var, sevgiyi, sevgiliyi düşünecek halimiz yok. Hem ne o öyle el ele tutuşmalar, hemen aşkımlar falan saçma geliyor bana, dedi. Buraya kadar haklı, ben de anlamıyorum. Tanışıyorsun, iki dakika sonra aşkım diyorsun karşındakine! Ya sevgiye çok açsın ya da ayak yapıyorsun. Bunun üçüncü bir seçeneği yok benim için… Ama birini sevmekten bu kadar uzaklaşmak, paylaşımı yaşamaktan kendini soyutlamak da anlamsız değil mi?

Ben konuya farklı bir açıdan da bakmak istiyorum. Eğer kendi kendimize yetmemiz istenseydi, çift cinsiyetli olmamız gerekirdi! İnsan duygusal olarak kendi kendisini rahatlıkla becerebilir ama konu seksse bu imkansız değil mi? Neden yanımızda birini isteriz sabah uyandığımızda, neden bir el ararız omzumuzda… Yetersiz olduğumuz için mi, alakası yok! İnsanız biz ya, bunu kabul etmemiz gerekiyor, kimse boşuna felsefe yapmasın. Yiyeceğiz, içeceğiz, sıçacağız, seveceğiz, sevişeceğiz, ağlayacağız, üzüleceğiz ve en önemlisi insan olduğumuzu unutmayacağız. Sevmek, sevişmek, ağlamak bence dünyanın en ulvi duyguları, dibine kadar yaşayacağız tabii… Kendini bu kadar robotlaştırmak, sıkmak niye? Amip gibi bölünerek çoğalmıyoruz biz insanlar, tek hücreli değiliz! Hepimizin iyi/kötü birer işi/mesleği var. Zaten iş yerinde yeterince sıkıyoruz kendimizi, bir de özel hayatımızda sınırlamak ne kadar saçma!

Geçen gün Dahi'yi gördüm, elinde dosyalar koşturuyordu. Dahilisini aradım, odama çağırdım. Biraz sonra girdi odaya… O güzelim çocuk gitmiş; rengi değişmiş, suratı asık, gözlerindeki ışıltı sönmüş öylece karşımda duruyor. Oturmasını rica ettim. Önce bir tedirgin oldu, durup dururken neden odama çağırdım diye… Oda eğer cam bölmeyle ayrılmış olmasaydı kuzularımdan ben yapacağımı bilirdim de, neyse!
Nasılsın, memnun musun, dedim. Hemen sıralamaya başladı; işte öyle oldu, böyle oldu, şunu yaptık, bunu yaptık, telaşla anlatıyor. Bir an onu işe almakla kötü mü yaptım dedim içimden. Bu saçma düzene neden onu dahil ettim ki? Belki de mutlu mesut ufak bir iş yerinde çalışıp parasını kazanacaktı! Bu kariyer savaşına hiç girmeyecekti. Peki, dedim. Kendine zaman ayırabiliyor musun, diye sordum. Panikle cevap verdi; İspanyolca kursuna yazılmış da, artık İspanya ile olan irtibatımızda o da dahil olabilirmiş falan da filan. Bir dakika, dedim; ben onu sormuyorum. Sinemaya gidiyor musun, arkadaşlarınla buluşuyor musun demek istemiştim. Durdu; tabii, dedi! Ama o duraksama gerçekleri su yüzüne çıkardı. Yapamıyordu, kendine zaman ayıramıyordu Dahi…

O da kendine yetmeye çabalıyordu, tıpkı arkadaşım gibi… Güçlü olmak, ayakta kalmak, dik durmak bunların hepsini yine yaşayabiliriz. Ama sevebilir, sevişebiliriz de! İnsan sadece sevişirken kendisi gibi olabilir. Düşünsenize bu güzelliği kaçırmak ne kadar saçma! İçimden Dahi ile sevişsem, kendini bulur mu acaba, dedim. Bir an çok bencilce geldi, ama yok o da bunu yaşamak ister. Hissediyorum, durun bakalım tekrar odama çağıracağım neler olacak?

İnternet aşkına!

Şu an 30 yaşın üstündekiler hatırlarlar, eskiden cep telefonu bile yoktu. Eğer birisiyle buluşacaksanız tam saatinde orada olmaya çalışırdınız. Trafiğe takıldıysanız bekleyen arkadaşınızdan özür dilerdiniz. On dakika gecikmek bile ayıptı eskiden… Şimdi öyle mi; arıyorsunuz ben geç kalacağım canım diyorsunuz. Bekleyen de size kızmıyor, çünkü artık herkesin geç kalmaya hakkı var. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırmaya, sorumluluk duygumuzu hafifletmeye mi başladı, ne dersiniz?

Yeni birisiyle tanıştınız diyelim. Hemen adını soyadını "google"a girip bakıyorsunuz. Facebook'dan kiminleymiş, neredeymiş, ne yemiş, ne içmiş, eli kimin cebindeymiş görüyorsunuz. Oysa eskiden en büyük bilgi kaynağı esnaftı biliyor musunuz? Diyelim çocuk bir kızı beğendi. Önce bakkala sorardı; ailesi nasıl, babası ne iş yapıyor, eve kaçta girip çıkıyor, ne yiyor, ne içiyor… Eğer bakkal; boşver oğlum o bütün mahalleyle elleşti derse çocuk kızın yanına bile yaklaşmazdı. O bilgiyi doğru kabul ederdi. Farklı mekanlarda karşılaşmalar, tesadüfler, küçük gülümsemelerle başlardı her şey o zamanlarda… Erkek kızı takip eder, belki evinin önünde bekler, nasıl konuya girsem diye düşünürdü. Şimdi MSN var; günün her saati size gülücük gelebilir, n'aber bebişim diye mesajlar alabilirsiniz. Şimdi bakkalların yerini hipermarketler, samimiyetin yerini ise arama motorları ve MSN aldı.

















Artık aşk da teknolojiye ayak uydurdu. Oturduğunuz yerden koca/eş/sevgili bulabiliyorsunuz. Ayaklarınızı uzatıp, belki de kıçınızda bir donla hayatınızın aşkıyla konuşabiliyorsunuz. Kötü mü, hayır değil tabii… Ama bundan 10 sene önce böyle değildi arkadaşlar… Buluşacağınız günü iple çekerdiniz, ne giysem acaba diye bütün gardırobu baştan sona denerdiniz, nereye gitsek acaba diye arkadaşlarınıza danışır, yeni mekanlar keşfetmeye çalışırdınız. Şimdi her şey elimizin altında… En güzel restoranlara internetten ulaşıp rezervasyon yaptırabiliyoruz, konser biletlerini internetten kredi kartıyla satın alabiliyoruz. Belki de her şey bu kadar kolay elde edilebildiği için eskisi gibi aşklar yaşanamıyor, o giderse yenisi gelir ne olur ki diyoruz içimizden… Kolay bulup, kolay kaybediyoruz. Beyaz eşyalarımızı nasıl istediğimiz zaman yenileyebiliyorsak; sevgiyi, aşkı da aynı tüketim çemberine dahil ediyoruz. Ama size şunu rahatlıkla söyleyebilirim; hiç iyi yapmıyoruz. Sahte gülücükler, sahte sevgi sözcükleri, hemen bir şeyler olsun telaşı… Yapmamalıyız, bu kadar çabuk tüketmemeliyiz. Merak ediyorum, kaç kişi ben sanal alemdeyken de olduğum gibiyim diyebilir? Hiç mi değişmiyoruz konuşurken, "selam" derken ya da kendimizi anlatırken? Size sadece şunu tavsiye edebilirim, olduğunuz gibi olun; yalansız, dolansız, ne kadarsanız o kadar… Karşınızdaki de emin olun sizi anlayacaktır. Olduğu gibi kabul edecektir sizi, değiştirmeye çalışmadan. Sağlıklı bir ilişkinin temelinde yatan da bu kabullenme ve hoşgörü değil midir zaten!












Bugünlerin kıymetini bilin. Aşk da elinizin altında, bütün iletişim araçları da… Aşk öyle kolay bulunabilen, bulunca da bir anda tüketilen bir duygu değil… Tanıştınız, konuşmaya başladınız, e bir uyum ve çekim var aranızda neden olmasın? Ama her şeyi bir anda tüketmeyin. Gizeminizi koruyun, karşılıklı saygıyı kaybetmeyin, o zaman internet denen nimetin ne kadar güzel bir şey olduğunu daha iyi anlayacaksınız, emin olun!

24 Eylül 2009 Perşembe

İki düğme arasına sıkışan ruhunuzu serbest bırakın!

İnsanoğlu bencildir. Elindekiyle yetinmez… Kazanılan her savaş o anda kaybedilmiştir aslında, değerini bilemeyiz. Şikayet etmekte üstümüze yoktur. Çok iyi bir işimiz, çok güzel giden bir evliliğimiz, kupalarla dolu bir dolabımız, takdirlerle yıkanmış kulaklarımız olabilir, ama bu mutlu olmak için yeterli midir?

Hayır, yetmez. Bize bu dünyada hiçbir şey yetmez, buna emin olabilirsiniz. O yüzden şikayet etme huyunuzdan da yakınmayı bırakın. Yapacak çok fazla bir şey yok… Nereden aklına geldi diyeceksiniz şimdi? Dün sabah yolda ilerliyorum; trafikten yakınıyorum, radyodaki şarkıları beğenmiyorum, toplantıya geç kaldığım için sinirliyim, önümdeki minibüsün arkasına yazdığı yazıdan nefret ediyorum… Dikiz aynasından bir kendime baktım, suratım mahkeme duvarı… Ben bu muyum yahu dedim kendime? Nedir yani kıçık kırık bir toplantıya geç kaldıysam; ne olmuş radyoda saçma şarkılar çalıyorsa, minibüs şoförü aşkını böyle ifade etmek istiyorsa… Hemen aldım üzerimdeki gerginliği camdan dışarı fırlattım. Monotonluk bunun adı, sıkıntıların sebebi belli.

Her gün aynı yere doğru gitmek için yola çıkmak, trafiğin olacağını bile bile mecburen bu yolu kullanmak, aynı insanların suratlarına gülümsemek, sonuç alamayacağından emin olsan da saçma toplantılara katlanmak… Bunu nasıl eğlenceli hale getirebiliriz, bunu düşünmeliyiz bence. Hayat bir oyunsa ve biz de oyuncularsak arada kendi repliklerimizi de serpiştirmeliyiz ki bu oyunun tadı çıksın.
Otoparka girdim, arabamı bana tahsis edilen yere değil de Genel Müdürümüzün yerine park ettim. Maksat eğlence olsun! Ya beni arayacaklar, aşağıya ineceğim, arabamı çekeceğim ya da Genel Müdürümüz asansöre kadar 42 adım fazla yürüyecek… Yazık ona!

Asansörde ceketimi çıkardım, gömleğimin iki düğmesini açtım. Topladığım saçlarımı da savurdum. Odama geldim, çantamı bir tarafa, ceketimi bir tarafa fırlattım. Odaya ayrı bir ambiyans kattı. Makyaj çantamı aldım, direkt bayanlara tahsis edilen herkesin sıçtığı ve işediği; normalde hela ama artık Bayanlar Tuvaleti denilen yere koşar adımlarla girdim. Kırmızı rujumu çıkardım, bir güzel sürdüm. Heladan çıktım, bir baktım bizim Dahi elinde dosyalarla bana doğru geliyor. En edalı havamı takındım ve N'aber dedim. Çocuk dosyaları düşürecekti. Gülerek uzaklaştım, bir ara arkamı döndüm ki Dahi'nin poposuna bakayım diye bir baktım o benim popoma bakıyor! Aha dedim yakalım seni hınzır…














Gittim kahvemi kendim aldım. Normalde zehir gibi içtiğim kahveme üç şeker attım. Tadım yerine geldi. Odama kuruldum, kahvemden iki yudum almıştım ki Genel Müdürümüzün sekreteri aradı; Topuklu Ayakkabı arabanız Dangoz Bey’in park yerindeymiş, bir zahmet inip çekebilir misiniz?

Şöyle bir düşündüm, dudaklarımı büktüm. Kız da telefonda bekliyor. Dedim ki; şimdi çok önemli bir toplantıya girmem gerekiyor. Kız da dedi ki; biliyorum, o toplantı 20 dakika önce başladı. Dangoz Bey de geç kaldı! Ben de; biliyorum o yüzden çekemem dedim ve telefonu kapattım. Ne eğlenceli bir gün bu böyle!
Elimde kahvemle toplantıya girdim. Herkese sanki hiç geç kalmamışım gibi gülümseyerek bir merhaba dedim. Dangoz Bey; Bu ne enerji böyle dedi. Aslında demek istediği "O nasıl memeler öyle" idi. İki düğme açık olunca herkesin aklı gidiyor. Altı üstü iki düğme, takılma bu kadar dedim içimden…

Birkaç küçük değişiklikle günüme renk geldi. Siz de bunu yapabilirsiniz. Gidin saçlarınızı dağıtın, dudaklarınıza en sevdiğiniz ruju sürün, ceketinizi bir kenara atın. İki düğme arasında sıkışan ruhunuzu serbest bırakın!

Kendi kimliğinize kavuşun. Bırakın size deli desinler! Hayat monotonluklarla dolu bir yolculuktur ve siz yükünüzü ne kadar hafifletirseniz, o kadar hızlı yol alırsınız. Bunu sakın unutmayın. Hayatınızı sizden başka kimse değiştiremez. Hep beklediğiniz o sihirli değnek gerçekte sizden başkası değildir. Birkaç küçük dokunuşla gününüzü şenlendirebilir, hayallerinizi gerçekleştirerek hayatınızı değiştirebilirsiniz. Bunu sakın unutmayın!

İdeal erkek, zengin erkek midir?

Her sabah ışığı içine hapseden cam kavanozun kapısından içeri girerken yaşadığım duygu karmaşası, ömrümden bir gün daha çalmanın bedeliyle yüzleşmemi sağlıyor. Bir insanın ömrü böyle mi geçmeli? Her şeyi bırakıp gitsem, ne yaparım? Çalışmadan geçen bir hayat nasıl olur? Buna alışabilir miyim?

Elimde bilgisayar çantasıyla asansöre doğru yürüyorum. Sıra var. Bizi yukarı fırlatan bir mekanizmaya binmek için hepimiz dizilmiş sıra bekliyoruz. Kimileri buna teknoloji diyor, bense cam kavanozların daha da uzun yapılmasını sağlayan lanet olası bir icat diyorum. Asansör geliyor, sırayla bizi yukarı fırlatmasını bekliyoruz. Olaya biraz eğlence katmak istiyorum, içimden; "Şöyle düşün, bir lunaparktasın. Kamikazi'ye binmişsin." Üzerimdeki döpiyes, bu hayali imkansızlaştırıyor. Etrafıma bakıyorum, maaşlarının yarısını takım elbiselerine yatıran ve 12 taksitle ödemeye çalışan kuzuları görüyorum. Çok saçma bir hayal vazgeç, diyorum. Herkes birbirine asansörden inerken "iyi günler" diliyor. Bu iki kelimenin değerini bilen var mıdır acaba içinizde, diye hayıflanıyorum.

Usulca koridordan geçip odama yerleşiyorum. Bilgisayarımı çantasından çıkartıp açıyorum. Her iş kadının yaptığını yapmaya çalışarak maillerimi kontrol ediyorum. Ofiste delinin biri var, hafta sonunda çalıştığını göstermek adına cc'ye herkesi ekliyor. Ondan gelen mailleri dikkate almıyorum ve hiçbir zaman sonuç alınmayan toplantılardan birine girmek için hazırlanıyorum. Ve saat geldi çattı bile! Seri adımlarla toplantı odasına ilerliyoruz. Finans Müdürümüz birçok erkekle yattıktan ve hüsrana uğradıktan sonra kendine bir sevgili bulmuş, ballandıra ballandıra ve yüksek sesle arkadaşına sevgilisi hakkında detaylar veriyor. İster istemez hepimiz duyuyoruz. Ben aldırmamış gibi davranıyorum ama bir taraftan da kulak misafiri oluyorum. Finans Müdürümüz diyor ki;

- Ailesi İsviçre'ye kayağa gidermiş.

Demek istiyor ki; turnayı gözünden vurdum. Zengin ve sosyal bir aile. Finans Müdürü olunca tabii böyle detaylar önemli oluyor.

- Bilkent Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler mezunu.

Anlatmak istediği; bunlarda para çok ama aynı zamanda vizyon sahibi insanlar. Bu çocukta gelecek görüyorum.

- Pazar günü çok güzel bir balıkçıya gittik. Hani bilmem ne holdingin sahibinin oğlu var ya, eşiyle birlikte o da oradaydı. Hep birlikte yemek yedik.

Hah demek istediği şimdi anlaşılıyor; aynı zamanda sosyetik bir aile. Baştan beri söylemek istediği buymuş. Ama lafı dolandırıp duruyor.

- Onun yanında o kadar mutluyum ki sana anlatamam. Ayrı kalmaya dayanamıyorum.












Bingo! Ben bu adamla evlenirim, çocuk da yaparım. Sosyeteye de karışırım. Değmeyin keyfime… Finans Müdürümüzü de everdiğimize göre rahat rahat toplantımızı yapabiliriz. Ama benim kafama birkaç soru takılıyor. Kadınlar erkekleri nasıl değerlendiriyor? Kaça ayırıyor, Kaçla çarpıyor, neden kategorilere ayırıyor?
Toplantı başlıyor. Hafta sonu gereksiz mailler atarak herkese ne kadar çok çalıştığını kanıtlamaya çalışan arkadaşımız söze giriyor. Hararetle bir şeyler anlatıyor.

Bense kadınların erkekleri nasıl konumlandırdıklarını düşünüyorum. Şimdi en yakın zamanda yaşadığım ve size anlattığım Eager Beaver'ı ele alalım. Yakışıklıydı, güzel öpüşüyordu, sahipleniyordu ama aynı dünyadan değildik. Hayata farklı açılardan bakıyorduk, olmadı. Finans Müdürümüzü ele alalım. Bir kere olsun sevgilisini anlatırken yakışıklı demedi, aynı şeyleri sevdiklerinden bahsetmedi, sadece adamın statüsüne takılmış; zengin olsun, ailesi sosyetik olsun, bilmem ne okulundan mezun olsun ona yeter! Demek kriterleri bu…

Kendime sırayla soruyorum;

- Senin için bir erkeğin parası pulu önemli mi?
Hızlıca cevaplıyorum;
- Hayır.
- Statüsü önemli mi?
- Sanmıyorum.
- Cevap çok içten değildi tekrar soruyorum, düzgün cevap ver; statüsü önemli mi?
- Evet!

Aman Tanrım kendimden hiç beklemezdim. Kendi kendimi telkin etmeye başlıyorum. Sakin ol, olur böyle şeyler… Neden statü senin için önemli bir deş bakalım altını ne çıkacak, hemen panik yapma. Tek tek soruyorum kendime.

- Bir cam kavanozda çalışması gerekiyor mu?
- Hayır.
- Para kazanması gerekir mi?
- Evet.
- Çok mu, az mı?
- Neye göre?
Kendime çakallık yapıyorum, yok böyle bir şey!
- Senden fazla mı kazanmalı yoksa az mı?
- Hiç fark etmez.

İçim rahatlıyor. Bir an için paraya değer verdiğimi düşünmeye başlayacaktım. Neyse ki kendimden eminim şu an.

- Ailesinin İsviçre’de kayak yapması şart mı?
- Asla!
- Hangi üniversiteden mezun olduğu önemli mi?
- Yok, daha neler.
- Peki, aradığın erkeği tek kelimeyle ifade etmek istesen ne derdin?
- Güçlü!

Evet, doğru cevap. Rahat bir nefes alıyorum. Güçlü erkek ideal erkektir. Etrafa hakim, ne yaptığını bilen, yenilse de pes etmeyen, çabuk toparlanan, eşini sarıp sarmalayan, gerekirse ekmeğini taştan çıkartan, keskin bir zekaya sahip, çözüme odaklı hadi olaya neşe katayım prezantabl… Ama asıl kilit cümle şu; yenilgisini dahi benimle paylaşacak kadar güçlü bir erkek istiyorum!

Yeni nesil kadınlar bu güç meselesine yeni bir boyut kattılar. Devir değişti, artık kimin parası varsa onun borusu ötüyor. Doğal olarak kadınlar da maddi durumu iyi bir adamla evlenmek istiyor. Evi, arabası, hadi bir de yazlığı olsun kaymaklı olsun! Rahat yaşamak istiyor yeni nesil. Nerede o annelerimiz ve babalarımızın alın teriyle kazanıp aldıkları iki bakla bir sofa evler… Burun kıvırıyor şimdiki hatunlar, yetmiyor onlara. İstiyorlar ki bilmem ne sitesinde otursunlar, adamın statüsü olsun, hafta sonları şu restoranda yemek yesinler, sosyeteden birkaç tanıdıkları olsun, popoları biraz havada dursun.

İşte, birkaç yıl sonra da boşanıyorlar. Çünkü boş hayaller kurup hayatlarının içini zırvalıklarla doldurmaya çalışıyorlar. Onlar için güç, eşittir para… Eskiden saygı önce gelirdi, ben anneannemden hatırlıyorum; dedeme bey derdi. Dedem de anneanneme hanım… Bir kere kavga ettiklerine şahit olmadım. Severlerdi de birbirlerini, öyle görücü usulüyle falan evlenmemişlerdi. Aşk vardı aralarında, hep gözbebekleri buluşurdu bir yerde, sevgiyle bakarlardı. Nerede şimdi o sahneler, ancak filmlerde oluyor. Millet paranın derdinde!

Dedem güçlü bir adamdı. Bir kere konuşurdu, netti. Yanlışa yanlış, doğruya doğru derdi. Lafını esirgemezdi. Çok varlıklı değildi, ama ailesine bakacak kadar kazanıyordu. Evde bir erkek olduğunu hissettirirdi. Ama kimse ondan korkmazdı, çünkü gücünü korkutmak ya da karşısındakini üzmek, azarlamak için kullanmazdı. İşte ideal erkek böyle olmalı… Kendime geldim. Aradığım cevabı bulmanın rahatlığıyla toplantıya odaklanmaya çalışıyorum.

Hafta sonu çalıştığını göstermeye çalışan arkadaşımız bana dönerek;
- Hatta size de mail attım Topuklu Ayakkabı. Aldınız mı?
- Hayır, bakmadım.
Bozularak;
- Öyle mi?
- Evet, hafta sonları dinlenmek için değil midir, ben mi yanlış biliyorum?

Dedeme mi benzedim bir an için, ne dersiniz?

5 Eylül 2009 Cumartesi

Clark Kent III

Kaldığım yerden devam edeyim. Aşk, fedakarlık ister. Hem de düşündüğünüzden daha fazla. Erkekler için çok önemli olmasa da, kadınların takıntılı olduğu bir nokta vardır, bakımlı olmak, bu doğrudan fedakarlıkla bağlantılıdır… Erkekler için önemli olmamasının sebebi, işlerinin kolay olmasıdır. Ağdaya gitmezler, dip boyaları gelmez, manikür ve pedikür zorunlulukları yoktur, son modayı takip edeceğim diye kendilerini heba etmeleri gerekmez. Oysa kadın denilen kutsal yaratık öyle midir, hayır!

Eğer bir ilişki içindeyseniz, bu saydığım işlemleri rutin olarak yaptırmak zorundasınız. Kadınların işi gerçekten zor inanın. O kuaför koltuğunda harcadığımız zaman düşünülürse, güzellik uğruna ne kadar zaman harcadığımız, ilişkimiz için ne fedakârlıklarda bulunduğumuz ortaya çıkacaktır. Mesela, haftada bir manikür ve pedikür yaptırdığımızı varsayalım (ki normaldir); ortalama 45 dakika… E kuaföre gelmişken bir fön çektirmezsek olmaz, 30 dakika. 2-3 haftada bir muhakkak ağda yaptırmamız gerekir, ortalama 1 saat. (Epilasyon yaptırdıysanız, yırttınız. Ama onun içinde bir zaman ayırmadınız mı?) En kötü ayda bir dip boya için de kuaförün kapısını çalarız, 90 dakika… Modayı takip etme tutkusuna ayrılan süre; sonsuz! Alışverişe ve kozmetiğe yatırılan para; küçük bir Afrika ülkesinin yıllık bütçesi…













Bu hesaplama rutin bir kadının güzel görünebilmek için harcadığı zamandır. O yüzden siz erkeklere buradan bir uyarım olacak; senin için saçlarımı süpürge ettim diye bağıran bir kadına asla cevap vermeyin. O kadın size güzel gözükebilmek için ne fedakârlıklarda bulunmuştur. Asıl demek istediği, "sana güzel gözükebilmek için nelere katlanıyorum ben"dir. Ha diyeceksiniz ki bu yukarıdaki saçma sapan şeyleri yaptırmasa da, modayı takip etmese de ben onu seveceğim. Tabii seversiniz, buna itirazım yok. Ama seviştikten sonra "tatlım aşağısı orman olmuş" diyen siz değil misiniz? Yalnız dikkatinizi çekerim; "seviştikten sonra". Neden, iş bitince aklınız başınıza geliyor da ondan! Yanınızdan geçen "son model" ablalara bakan siz değil misiniz? O yüzden her kadın kendini bir şekilde garantiye alır, kuaföre gider, modayı takip eder ve sizin için kendini feda eder. (Kendisi için de yapar bu eylemleri, o başka bir şey. Bir de o konuya girip yormayayım sizi.)

Şimdi olayı bir de farklı açıdan ele alalım. Kuaförde ve alışverişte harcadığımız zaman… Bir de üstüne üstlük çalışan bir kadınsanız vay halinize! O koltukta ya da mağazalarda geçirdiğimiz zamana mı yanalım, paramıza mı yanalım, artık bilemiyorum. Gerçi bundan rahatsız olmayan kadınlar da var. Hani Etiler'de ve Nişantaşı'nda adım başı rastladığımız ikoncanlar var ya, onların mutluluk kaynağı şu yukarıda yazdığım eylemlerdir. İşte bu yüzden, sevgililerinden ayrıldıklarında en çok onlar üzülürler. Tabii kuaförde ve alışverişte harcadıkları zaman yüzünden; güncel olayları, dünyanın gidişatını, ekonominin akıbetini, yurdumun halini bilemezler. Zaten bunları akıllarında tutabilecek kapasiteleri de yoktur. Öyle yaratmamış Tanrı onları… Bakılası, eğlenilesi, sevişilesi ve her şeye "öyle miii" demeleri için dünyaya indirmiş. Çok da uğraşmamış yaratmak için, fotokopi makinesi icat edildiğinden beri, Tanrı'nın işi kolaylaşmış. Kopyalayıp koylayayıp yurdumun güzide semtlerine Sirtaki yaparken serpiştirmiş. Nasıl olduysa bir yolunu bulup, toplaşabilmişler belli mekanlarda… Cemaat halinde yaşamaya başlamışlar!

Size bir şey söyleyeyim, aramızda kalsın. Bu ortalıkta din kisvesi altında takılan cemaatlerden korkmuyorum ben. Onlar akıllılar, savaşabilirsiniz; aklınızı, donanımınızı kullanarak yenebilirsiniz. Ama bunlara hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü cahillerdir! En tehlikeli olan onlar, emin olun. Bu konuya nasıl geldik diyeceksiniz. Anlatacaklarımla çok alakalı!


Sabah müthiş bir erkeğin "günaydın"ıyla güne başlamanın keyfini çıkartıyorum. Kahvemi yudumluyor, Kalimero'yu uyandırıyorum. Ufak bir hazırlık sonrası havuza gitmek için hazırım. Sanki önceden biliyormuş gibi nefret ettiğim o kuaförde yeterince zaman harcamışım. Eager Beaver, bütün yakışıklılığıyla evin önünde beni bekliyor, uzun zamandır böyle mutlu bir güne başlamadığımı düşünerek otomobile biniyorum. Dün gecenin hatırlatıcısı ufak bir buseyle merhaba diyor bana… İçimdeki küçük kız da merhaba diye selamlıyor Eager Beaver'ı…

- Kalimero da gelecek bizimle biliyor musun?
- Ne güzel, uğrayıp alalım mı?
- Yok, o çoktan gitmiş, yüzüyordur merak etme.

Tek tek el işçiliği gerektiren dişleri, gülümsemesiyle ortaya çıkıyor. Kusursuz tasarım Tanrım, eline sağlık! Ufak ve eğlenceli bir yolculuk sonrası havuza varıyoruz. Hava hafif parçalı bulutlu olsa da güneş yüzünü bizden çok saklamıyor. Havuz bir içim su, ayaklarımızın altına serilmiş ışıldıyor. Tam tahmin ettiğim gibi Kalimero, kendini suya çoktan bırakmış. Havuzdan selamlıyor bizi, hadi suya diye bağırıyor. Hemen eşyalarımızı şezlonga bırakıp üstümüzü çıkartıyoruz. Daha doğrusu Eager Beaver'ın üstünü çıkarmasını izliyoruz; havuzdaki bütün ahali! Kalimero’nun klorlu suyu midesine indirdiğini tahmin edebiliyorum o anda. Diğer insanların ne yaptığını inanın bilemiyorum, çok meşguldüm, hak verin benim de ilk görüşüm! Bir vücut bu kadar mı kusursuz olur. Kendime gelmem lazım, farkındayım. Havuzun mavisine bırakıyorum kendimi, Kalimero'nun şaşkın yüzüne doğru yüzüyorum. Topuklu bu gerçek mi bakışını görüp, gülümsüyorum. İçimden bu herif şimdi benim sevgilim mi diye geçiriyorum. Eager Beaver da balıklama suya atlayıp kaslı kollarıyla suyun itme gücünden yararlanarak yanımıza geliyor.

- Su çok güzel değil mi?

Kalimero imalı bir şekilde; harika diyor. Ben kendimi havuzun dibine bırakıp, tekrar yukarı çıkıyorum. Suda kaçacak başka yer yok ki gülmek için! Eager Beaver’ın muhteşem vücudunun şokunu atlattıktan sonra havuzdaki insanlar dikkatimi çekiyor ister istemez. Çünkü herkes O'na bakıyor, sonra dönüp beni inceliyor. İlk başta aldırmıyorum. İçimden daha çok bakarsınız deyip önemsemiyorum. Biraz yüzdükten sonra sudan çıkıyoruz. Centilmen sevgilim, havluyla karşılıyor beni, sımsıkı sarıp göğsüne çekiyor. Havuzun bulunduğu boylamda zamanın durduğuna eminim, kimseden ses çıkmıyor. Şezlonglarımıza uzanıyoruz, içecek bir şeyler söylüyoruz. Kalimero, kahvaltı etmediği için bir şeyler yemeyi planlıyor. O menüyü incelerken ben de havuzun etrafındaki aç kurtları inceliyorum. Kadınlar bu dünyanın en tehlikeli yaratıkları! Ne hain planlarla öldürülüyorum, biliyor musunuz?













Oklar giriyor vücuduma, ayağıma taş bağlayıp havuzun dibine atıyor birileri beni, boğulduğumu hissediyorum. Tanrım, ne zor işmiş yakışıklı bir adamla birlikte olmak! Gözlerimi kapatıp, güneşlenmeye çalışıyorum. Eager Beaver, yavaşça eğilip;
- Güneş kremi olmadan güneşlenilmez hayatım.
- Biliyorum biraz kurumam lazım.
- Bence yeterince kurudun, krem sürmemi ister misin?
- Olur canım.
- Canım? İçten mi dedin, yoksa lafın gelişi mi?
- İçten dedim.
- Önemli bir ayrıntıdır benim için.
- Bilmiyordum…

Doğruluyorum, bir dolu hırslı bakışın altında Eager Beaver'ın beni okşamasına izin veriyorum. Canlı erotik bir sahne çekiliyor o anda. İzleyicimin bu kadar çok olacağını bilseydim hazırlıklı olurdum diyorum içimden! Eager Beaver, nasıl krem sürüleceğini biliyor, inanın. Azar azar avucunun içinde kremi yediriyor, yavaşça bedenime dokunup kremin vücuduma temas etmesini sağlıyor. Sonra avucunun sıcaklığı yayılıyor tenime, krem sıcaklıkla hücrelerime girip yok oluyor. Bildiğin erotik bir film çeviriyoruz. Adı da; Havuz başı!

Kalimero'yu dahi unutmuşum, gözlerimi açtığımda elinde sandviçiyle bana bakarken buluyorum. Sadece bir ısırık almış sandviçinden, demek filmi o da kaçırmak istememiş! Tekrar uzanıyorum şezlonguma, ufak bir öpücük konduruyor yanağıma. Gözlerimi kapatıyorum. Hala ellerini vücudumda hissediyorum, içim titriyor, aklıma en ateşli seks pozisyonları geliyor. Sevişmek istiyorum o anda delicesine… Kendimi kollarına bırakmak ve zevkten inlemek istiyorum. Çığlıklarımı havuzun harcını atan ilk adamın dahi duymasını istiyorum, erimek istiyorum ellerinde, kayıp gitmek başka diyarlara… Güneşin sıcaklığı içime akıyor, enerjimi dışarı vurmak istiyorum.

Ben bu hayalleri kurarken ne kadar zaman geçti bilmiyorum, Eager Beaver'ın "hadi havuza" seslenişiyle kendime geliyorum. İlk o atlıyor, sonra ben ve Kalimero… Yüzüyoruz, birbirimize kur yapıyoruz, eğleniyoruz. Bir anda beni kendine çekip öpüyor. Yönetmenin "Action" sesini duyar gibiyim. Suda eriyen sandoz gibiyim. Yok oluyorum. Beni bıraktıktan sonra ne olduğunu inanın hatırlamıyorum. Çıkıyoruz havuzdan, şezlonglarımıza tam oturacakken bir ikoncanın takunya seslerini duyuyorum. Ardından da yapmacık ve tiz bir ses; Eager Beaver, nağğğber?
Şu n'aber kelimesini hala anlamış değilim. Hele yumuşak g ile söyleneni hiç anlayamayacağım! Eager Beaver gülerek cevap veriyor;

- İyidir canım, senden n'aber?

Canım? İçten bir canım mı? Ne bu şimdi, biraz önce bu kelimenin içten olup olmadığının çok önemli bir ayrıntı olduğunu söyleyen adama ne oldu? Şezlonguma kuruluyorum. Kalimero, çoktan kuşağını geçirmiş bekliyor. Eager Beaver o sırada bizi takdim ediyor;
- İkoncan'cım kız arkadaşım Topuklu Ayakkabı, Topuklu Ayakkabı'nın arkadaşı Kalimero.
İkoncan (Hafif bozularak): Öyleğğ miii? Heyo! Geçen gece gelmedin partiye Eager Beaver?
Heyo da ne be! Hangi ülkede yaşıyoruz. Nefret ediyorum böyle tiplerden! Türkçeyi katlediyorlar, gençliği mahvediyorlar.

Eager Beaver: Restorandaydım geç bitti işim.
İkoncan: Öyleğğ mi? (Kaç tane öyle mi diyecek acaba diye içimden sayıyorum)
Eager Beaver: Max de o gece restorandaydı.
İkoncan: Öyleğğ mi? Ondan gelmedi demekkkkk.
Eager Beaver: Sen neler yapıyorsun?
İkoncan: Benim okul devam ediyor işte, seneye biter diye bekliyorum. Çok sanmıyorum ya, aa haftaya diğer İkoncanlarla Bodrum’a gideceğiz. Çok yoruldum bu sene ben yağğğ, 4 dersim kaldı biliyor musun?
Hayatımda duyduğum en anlamsız kelimeleri aynı cümlede kullanabilen tek insan modeli, ikoncan.
Eager Beaver: Hala bitmedi mi yahu? Kaç sene oldu?
İkoncan: Burak'la ayrıldık ya bu sene o beni çok yıprattı. Bu arada boştayım hala…
Okul mu? Bu ikoncan en az 29 yaşında arkadaşlar ve hala üniversiteyi bitirememiş! Çok zor bir bölümde de okuduğunu sanmıyorum, hayır kapasite belli, oradan biliyorum. Boşta olmak mı? Ayaklı kur makinesi, tek jetonla çalışıyor kendileri!














Daha fazlasını dinleyemiyorum. Sinirlerim kaldırmıyor. Eager Beaver, ikoncanı öpüp uğurluyor. Şezlonguna yerleşiyor ve dönüp: Deli kız işte diyor. Ben sesimi çıkartmıyorum, hafif gülümseyip güneşlenmeye devam ediyorum. Kıskandığımı düşünmesini istemiyorum. Çünkü ben bile kıskanıp kıskanmadığımı bilmiyorum. Aklımdan şu düşünceler geçiyor; arkadaş çevresi hep mi böyle? Bunlarla mı takılıyor? Hayır, insan bundan bir tane tanıyamaz. Amip gibi bölünerek çoğalabiliyor bu cins. Bir tane tanıyorsan binlerce tanıyorsun demektir. Eğer bu kitleyle arkadaşlık yapıyorsa, o da onlardan olabilir. Çünkü bu kitle bir girdaptır, nasıl girdiğinizi hiç anlamazsınız, bir anda sürüklerler sizi ve geri dönüş imkânsızdır! Beyninizi alırlar, Serdar Ortaç şokuna sokup düşünme yeteneğinizi bloke ederler. Paranın gücüne, Bush'un bir ayakkabı markası, dünyanın da sadece sizin bildiğiniz yerlerden ibaret olduğuna inandırırlar sizi, öyle kalakalırsınız!

Eager Beaver güneşlenmek için yüz üstü uzanıyor, bana doğru dönüyor. Göz göze geliyoruz, o kadar güzel bakıyor ki bir an onlar gibi olmadığına kendimi inandırmak istiyorum. Bunu ölçmeliyim ama nasıl? Ben çıkmazlarımı düşünürken, tam da istediğim hamleyi Kalimero yapıyor. Çantasından Paul Auster'in bir kitabını çıkarıyor. Eager Beaver'la olacağım için yanıma kitap almayı kabalık olarak düşünmüştüm. Tabii Kalimero almakta haklı, havuzda erotik sahnelerde oynayan ne de olsa benim, sahne aralarında bir şeylerle oyalanmak lazım ama değil mi?! Kalimero'nun bunu bilinçli yaptığına adım gibi eminim, gözümün içine bakıp hamle yapmamı bekliyor. Yanımda uzanan harika yaratığın girdabından kendimi çekip kurtarıyorum ve Kalimero'ya dönüp;

- A, bitirmemiş miydin?
- Bitti ama özet geçiyorum şimdi, unutmak istemediğim yerler var.
Ve dişi örümceğin ağına erkek örümcek yaklaşır. Eager Beaver soruyor;
- Ne okuyorsun?
- Paul Auster, Cebi Delik.
- Yeni mi?

Dişi örümcek erkek örümcekle çiftleştikten sonra erkek örümceği yer. Erotik filmden belgesele geçiş yapıyorum. Yeni mi ne demek? Hayır, Kalimero’nun elindeki bilinmedik bir kitap olsa önemli değil, olabilir der geçerim. Ama bir adam Paul Auster’i tanımıyorsa… Şimdi diyeceksiniz ki, Paul Auster'i tanıyanı gördün de ne oldu. Boyum mu uzadı? Biliyorum, bu bir kıstas olmamalı. Elimde değil, sevmiyorum bu tattaki adamları! Çok belli etmiyorum, ama huzursuzum. Kalimero;

- Eskidir, okumadın mı hiç?
- Yoo okumadım.
- Ben ikinci kere okuyorum. Lisedeyken okumuştum, şimdi ikinci tura geçtim.
- Alemsin Kalimero!




















Olay tam anlamıyla gün yüzüne çıktığına göre artık yüzebilir ve suyun serinliğiyle bu durumu atlatabilirim diye düşünüyorum. Bu sefer ben "hadi yüzelim" diyorum. Hep beraber havuza giriyoruz. İçimdeki yangın bir anda sönüveriyor. Artık O’nu istemiyorum. Tam o sırada tahmin ettiğim gibi biraz önce yanımıza uğrayan ikoncan soyunma kabininde bölünerek çoğalmış olacak ki bir dolu ikoncan, ordu halinde bize doğru yaklaşıyor. Önümüzden geçip Eager Beaver’a selam veriyorlar. Bakışlardan anladığım kadarıyla Eager Beaver’ın sevgilisi olduğum haberi çoktan yayılmış. Hepsi nizami bir şekilde şezlonglarda yerlerini alıyor. Sanırım bu cins, saçı ve makyajı bozulmasın diye havuza da girmiyor. İlginç yaratıklar…

Kurgularla ve acabalarla geçen bir günün sonunda havuzdan çıkıyoruz. Kalimero, bizden ayrılıyor. Ben Eager Beaver'a bir şey belli etmemeye çalışsam da huzursuzluğumu seziyor. Akşamüstü atıştırmak için Ortaköy'e iniyoruz. Eager Beaver;

- Ne yiyelim canım?
- İçten mi?
- Ne içelim mi?
- Canım.
- Anlamadım.
- Önemli değil…

Eager Beaver, bugünden bir şey anlamasa da ben kendimle ilgili yeni bir şey daha öğrenmiş bulunuyorum. Bir erkeğin sadece yakışıklı olması benim için önemli değil. Bukowski bile benim için daha çekici… Aynı dili konuşmak, hayata aynı pencereden bakmak ve bir birikime sahip olmak… Bunlar olmadan, karşımdaki erkek Tanrı'nın yarattığı en güzel yaratık dahi olsa benim için hiçbir anlam ifade etmiyor… Aşkın tarifi benim kitabımda farklı, kendimi yeniden keşfediyorum. Zekanın en büyük afrodizyak olduğunu da kendime kanıtlamış bulunuyorum.

Aşk, fedakarlık ister. Benim istediğim fedakarlık da zeka olsa gerek…

25 Ağustos 2009 Salı

Clark Kent 2

Kalbimin sesini sitenin girişindeki güvenlik görevlisinin dahi duyduğuna eminim. Bu yaşta bu kadar heyecan fazla değil mi? Hani 30’u geçince tecrübeli oluyorduk, hani duygularımızı kontrol edebiliyor, yatakta harikalar yaratabiliyor, dişiliğimizi çekincesiz yaşayabiliyor, kendimizden emin takılabiliyorduk? Külliyen yalan! Elinde elma şekeriyle lunaparktan dönen bir kız çocuğundan farkım yok işte… Bitmesin diye yemezsiniz ya hani şekerinizi saklarsınız, bu da o hesap! Şimdi mi yesem, sabaha mı bıraksam?*Ya erirse, ya başkası yerse?

Kafamın içinde dönüp dolaşan tilkilerin birbirine çarpmasını engelleyemiyorum. Aklıma hep ya bu bir hesaplaşmaysa, ya bu benim diyetimse? Belki de hayatım boyunca aradığım adamı bulamamamın nedeni budur. Eager Beaver’ın ahı… Şimdi empati kuralım. Lise çağları, en deli dolu yaşanan yıllar. Ben o yılları istediğim gibi yaşadım. Peki, Eager Beaver? Benim onu sevmem için bekledi, ben hep görmezden geldim, onu bilmeden istemeden üzdüm. Ama bırakmadım da, gitmesine izin vermedim. Düşündükçe hatırlıyorum, bir hafta uzak dursam, ikinci hafta Eager Beaver’la aramı düzeltiyordum. Çocukluk mu? Hayır canım, düpedüz kaltaklık! Bu ilgi ve sevgi hoşuma gidiyordu. Şimdi sakın bu onun tercihiydi diye yorumlar yapmayın. Aşk, sevgi böyle bir şey değil. Hiç anlamazsınız, bir adamı/kadını hayatınızın merkezine yerleştiriverirsiniz. Onun isteklerine göre düzeninizi/planlarınızı değiştirirsiniz. Bu 5 yaşındayken de olabilir, 75 yaşındayken de… Sevginin yaşı yoktur dedikleri bu olsa gerek işte!


















Tanrı da inanın bana boş durmaz. Oturur her şeyi izler, hesabını tutar. Bunun bedelini de size muhakkak ödetir, ama öyle başka başka olaylarla değil birebir o insanla hesaplaşmanızı sağlar, bir şekilde karşınıza çıkarır onu. Ha bunun adı karma mıdır, Tanrı’nın parmağı mıdır adını kendinize göre koyun işte. Ama Tanrı/karma eni sonu size bunu ödetir. Adisyonunuza bakarsınız, itiraz etme hakkınız yoktur, yediğiniz boklar ortadadır. Eager Beaver da benim diyetim işte. Yemişim bu boku ödeyeceğim! Gitmiş metamorfoza uğramış ve tekrar bu dünyaya dönmüş, her yaşta kadının itiraz edemeyeceği bir erkek olmuş, arabada yan koltukta bana bakıyor. O zaman şu yukarıdaki soruyu bulunduğum duruma göre değiştireyim*; şimdi mi ödesem, sabaha mı bıraksam?


Hadi olayı farklı bir açıdan ele alalım. Pozitif düşünceye yönelelim (Kişisel gelişim kitapları okuyan özünü bulamamış, olgunlaşamamış insan modelinin kuracağı bir cümle oldu). Belki de hayatımın erkeği odur. Yıllarca bunun için beklemişimdir. Beni gerçekten sevecek, değer verecek, iyiyi/kötüyü paylaşacak adam O’dur. Belki de karma/Tanrı artık bunu hak ettiğimi düşünüyordur. Eager Beager hala yan koltukta oturmuş bana bakıyor. Ben tilkileri kovalıyorum. En sonunda sessizliği O bozdu (Hadi size kişisel gelişim kitaplarından bir not daha; ilk konuşan kaybeder);

- Ne düşünüyorsun?
- Yarın hava yağmurlu olacakmış. Acaba havuza gitmesem mi diyorum?!

Nasıl yalan! İşte kadınların böyle bir tarafı var. İnsanın gözünün içine baka baka yalan söyleriz. Sanki hiç şu yukarıdaki 4 paragrafı ben düşünmemişim, Eager Beaver’ı sevişirken hayal etmemişim, vücudunun kıvrımlarını, zevk alırken inler mi yoksa sadece gözlerini kapatıp anı mı yaşar, boxer’ı ne renk diye merak etmemişim!

- İstersen sabah buluşur birlikte gideriz. Yağmur yağacağını sanmıyorum.

Sabah, buluşmak? Demek yırttım. Daha düşünecek zamanım var! Beni sadece eve bırakmak için buraya kadar gelmiş. E, ne bu şimdi beni istemiyor mu? Hani unutamamıştı, hani yıllarca beni aramıştı? Bu cevabı da beğenmedim. Tanrım ben nasıl bir kadınım! Hiç tatmin olamayacak mıyım? Bu nasıl bir doyumsuzluktur? Ama bir yandan da iyi bir cevap, bana zaman kazandırıyor. Yoksa gay mi? Belki de yavaştan almak istiyor, olamaz mı yani! Ama ya bi’ susun! Sarhoş kafamla bu cümle ağzımdan çıktı mı, inanın bilmiyorum!

- Tamam, sabah konuşuruz o zaman, telefon numaramı vereyim sana.
- Gerek yok bende var.
- Anlamadım?
- Rezervasyon senin adınaydı, unuttun mu?
- Evet benim adımaydı ama…
- Soyadını unuttuğumu düşünmedin herhalde, ben sana ne diyorum kaç saattir? Seni göreceğimi biliyordum!
- Ha, sen hazırlıklıydın yani. Her şey planlıydı, öyle mi?
- Hayır, nereden çıkartıyorsun? Plana gerek var mı sence?

Camdan dışarı baktım, apartmanda hala uyanık olanlar vardı. 3. katta oturan yeni evli çift daha yatmamıştı. Televizyonun ışığı dışarı vuruyordu ve devamlı siyahtan farklı renklere dönüşüyordu. Demek biri televizyonu zaplıyordu. Evlilik sıkıcı olabiliyor işte. Devamlı değiştirmek istiyorsun. Hayatın da bir kumandası olsa ya, istediğimiz ana geri dönebilsek, hatalarımızı düzeltsek, seçimlerimizi değiştirebilsek, sonra baktık olmadı tekrar değiştirsek… Çok mu istedim?

- Böyle düşünmeni istemiyorum gerçekten. Ben uzun zamandır bu anı bekliyorum, lütfen bir yanlış anlamayla bozulmasın!
- Yok, ben dalmışım öyle. Bozulan bir şey yok. Çok içmişim sanırım. Uyusam iyi olacak. Yarın sabah ararsın beni.
- Kaçta uyanırsın?
- Kaçta ararsan.
- Hala komiksin, biliyor musun?
Küçük bir kız gibi gülümseyerek boynumu eğiyorum. İşte yine yanaklarım kızardı; iyi geceler.
- Sana da…













Alnıma ve yanağımla dudağımın arasına konulan iki busenin ardından otomobilden iniyorum. Tanrım dudakları ne kadar yumuşak! Diyetim buysa ödemeye razıyım diye düşünürken kendimi evimde buluyorum. Hemen Kalimero’yu arıyorum, saatin kaç olduğunun ne önemi var, değil mi? Telefon uzun uzun çalıyor. En sonunda Kalimero telefonunu açıyor. İlk söylediği cümle;

- Banyoda mısın?
- Yoo neden?
- Ne bileyim, sevişirken bir şey oldu da banyoya girip beni aradın sandım.
- Yoo…
- E sevişmediniz mi?!
- Yooo…
- Yoo demeyi bırakacak mısın, yoksa radyasyona mı maruz kaldın?
- Yooo aklım karışık.
- Bir şey mi dedi sana?
- Hayır.
- Ne yaptınız bunca saattir?
- Sahil yolundan geldik, arabada konuştuk biraz.
- Ne konuştunuz?
- Hatırlamıyorum.
- Sen iyi misin?
- Değilim, sence bu bir diyet mi?
- Valla sevişmek istemiyorsan sen bilirsin. Ama seksin rejimi olmaz, yani bu hastalık değilse en azından…
- Ya onu demiyorum. Şimdi ben zamanında O’nu üzdüm, Tanrı da bana bunu ödetmek istiyor olabilir mi?
- Şimdi eğer üzülürsem diye korkuyorsan sana bir soru sorayım. O’nunla yatmadım diye üzülür müsün?
- Deli misin, tabii üzülürüm. Şimdiden kanım çekildi söyleme böyle şeyler!
- Ben söylerim, lafımı kesme. Peki, birlikte olursanız, bu bir ilişkiye dönüşürse ve O’nu gerçekten seversen, sonra da ayrılırsanız üzülür müsün?
- E herhalde üzülürüm, soru mu bu şimdi?
- Tamam o zaman korkacak, kaybedecek hiçbir şeyin yok. Birinde hayatın boyunca tüh neden yatmadım diye üzüleceksin, diğerinde de tüh keşke böyle olmasaydı diye üzüleceksin. Birinde her gün, diğerinde belki 5 gün, belki 5 ay ağlayacaksın ki en son o dangalak için sadece 2 gün üzüldün, hatırlatırım. Hani seviyordun? Geçti gitti işte. Hiç olmazsa üzülürsen adam gibi biri için üzülürsün. O erkek bozuntusu, kararsız geri zekâlı gibi biri değil Eager Beaver. Düzgün bir adam. Hem o top kafalıdan 100 bin kat daha yakışıklı, işi gücü belli, başarılı, akıllı daha ne istiyorsun salak mısın?
- Nefes alacak mısın?
- İstersem alırım. Gece gece aramayı biliyorsun hanımefendi. Gerçekleri duymak ağırına gitmesin.
- Haklısın. Yarın sabah arayacak beni. Biliyor musun, rezervasyon yaptığım günden beri geleceğimi biliyormuş. Numaram kaç gündür elindeymiş, ama aramamış.
- Dedim sana adam akıllı diye ama havaya konuşuyorum!
- Ama hiç belli etmedi ilk başta. Planlıymış gibi geldi bana.
- Ne yapacaktı, kapıdan girdiğinde konfeti yağmuru beklemiyordun herhalde!
- Abartma, tamam!
- Eager Beaver tam bir beyefendi gibi davrandı. İstifini hiç bozmadı, gayet kibardı, ilgiliydi. Elini üzerinden hiç çekmedi, ama nerede duracağını bildi. Daha ne istiyorsun? Aşktan kaçabileceğini mi sanıyorsun?
- Ya tamam ben saçmalıyorum. Farkındayım.
- Neden yukarı gelmedi?
- Bilmiyorum, gerçi ben sormadım gelir misin diye? Ya da sormakta geç kaldım. Otomobilin içinde düşündüm durdum.
- O da korktun sanmıştır. Neyse daha iyi, ilk geceden yatmayın zaten.
- Aman bunun ilk gecesi, haftası mı olurmuş? Kaç yaşındayız yapma sende!
- Olsun daha iyi. Gerçi ben çok merak ediyordum ne yapacağınızı ama neysseee nasıl olsa yatacaksınız. O zaman anlatırsın.
- Ay, tamam hatırlatma. Delireceğim şimdi. Uyumam lazım. Sabah arayacak havuza birlikte gideceğiz.
- Ben de geliyorum.
- E istiyorsan gel.
- Merak ediyorum Topuklu, ne yapacak acaba?
- Hah, bir de bu tilkiyi sal kafama uykum iyice kaçsın. Sabah çipil çipil gözlerle havuza gideyim.
- Tamam, tamam hadi yat uyu. Sabah beni de uyandır. Uyur kalırım, kaçırırım valla içim içimi yer.
- Olur, uyandırırım hadi iyi geceler.
- Sana da aşk böceği ahahahah!
- Bak bana böyle deme, sinirim bozuluyor!
- Demem tamam, hadi iyi geceler.
- Sana da…














Kalimero haklıydı. Neden korkuyordum ki? Güzelim, başarılıyım, düzgün bir ilişkiyi hak ediyorum. Eager Beaver beni istiyor, ben onu istiyorum. Sorun ne olabilirdi ki? Duşumu aldım, yatağıma uzandım ve Alice’in Harikalar Diyarı’na daldım.
Öğlene doğru çalan telefonla harikalar diyarından çıktığımı düşünürken, gerçek dünyadaki harika bir adamın sesini duydum. Bana günaydın diyordu. Bir gün bundan daha güzel başlayamazdı. Kalimero, yerden göğe kadar haklıydı. Aşktan kaçamıyorsunuz. Aşk, sizden daha hızlı davranıyor ve hep bir adım önünüze geçiyor ya da aşk, düşünme yeteneğinizi elinizden alıyor. Her ne olursa olsun ben bir şeyleri feda edeceğimi biliyorum. Olsun, aşk fedakârlık ister demezler mi?

Clark Kent

Okul yılları güzeldir. İyi-kötü birçok anıyla doludur. Dünyanın en büyük sorununun beğendiğimiz çocuğun bize bakmadığını düşündüğümüz yıllardır bunlar. Sabahlara kadar hayal kurduğumuz, pembe yanaklarla dolaştığımız, röflesiz, manikürsüz, pedikürsüz, kalın kaşlı halimizle ergenliğe adım attığımız zamanlardır… (Gerçi yeni nesil bu durumu aştı. Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler. Etekler uzun, saçlar toplu gezerdik) En doğal, en saf hallerimizdir o günler. Yalansız, dolansız sevdiğimiz, aşkı en duru yaşadığımız anlardır… Kız kıza dedikodunun, telefon trafiğinin durmadığı dönemlerdir;

- Bugün servisten inerken bana baktı biliyor musun? Kesin hoşlanıyor benden!
- Ahmet de bugün patates kızartmasını benimle paylaştı, inanabiliyor musun?!

Bu kadar safızdır işte. Bir bakışla, bir adet patates kızartmasıyla dünyamızın değiştiği o yıllar. Ah o yıllar… Sınıfın/okulun en popüler kızıyla/erkeğiyle kurulan hayallerin gerçekleşmesini sabırsızlıkla beklediğimiz ah o yıllar…

Bir de sınıfın/okulun inekleri vardır yüzüne bakmadığımız. İnek diye tabir ettiğimiz bu tiplerden biri mutlaka size âşıktır. Yazılıda size kopya verirler, sözlüde (Bu tipler hep en ön sırada otururlar, zaten boyları da kısadır) kitabı açıp fısıldayarak iyi not almanız için çalışırlar. Onları hep çok severiz, ama sadece arkadaşça… Çekingendirler zaten, gelip de sana aşığım diyemezler. Hep bir hayal kırıklığı yaşatırız onlara, okulun en serserisinin peşinden koşarız. O serseri ‘Hadi gel, okuldan kaçalım’ dediğinde ne annemizi, ne de babamızı düşünürüz. O serseri maceraperesttir, korkusuzdur. Erkekliği korkusuzluk ve cesaret olarak görürüz hep. O gece gündüz ders çalışan çocuk, erkek değildir, insandır bizim gözümüzde. Zaten kısadır, gözlük takıyordur, diş telleri vardır ya da biz öyle görürüz onu. O gözlüğün arkasındaki çakır yeşil gözleri algılayamayız.












Şimdi diyeceksiniz ki; E Topuklu Ayakkabı, neden bize bunu anlatıyorsun?’
Dün gece arkadaşlarımla dışarı çıktık. Herkesin dilinde dolaşan, ay yemekleri muhteşem dediği mekânlardan birine gittik. Güzel güzel siparişlerimizi verdik. Ben iş yerindeki ‘Dahi’nin yenilikçi ruhundan ve yenilikçi ruhunun yansıması olan kalçalarından bahsederken arkadaşlarıma, yanıma 1.80 boyunda, sarışın, yemyeşil gözleri olan bir adam geldi. Önce dikkatle suratıma baktı, hafiften gülümsedi;

- Sen, Topuklu Ayakkabı! Evet evet sensin değil mi?
- Tanıyamadım, pardon?
- Benim Eager Beaver.
- Hangi Eager Beaver?
- Liseden Eager Beaver yahu! Aynı sınıftaydık, hatırlasana!

Küçük dilim kıçıma çarpıp tekrar yerini alıyor. Bu Eager Beaver denilen çocuk; lisede bana aşık olan, yazılıda/sözlüde her zaman bana kopya veren, serviste ben uyurken üşümemem için camı örten, boyu benden kısa olduğu için en ön sırada oturup ders boyunca arkası dönük beni izleyen, gözlüklerinin arkasından saf duygularla beni süzen Eager Beaver!

Tanrım, ne kadar yakışıklı olmuş! Okul boyunca suratına bakmadığım, sadece arkadaşça görüştüğüm Eager Beaver; geniş omuzları, sarı dağınık saçları ve yeşil gözleriyle işte tam karşımda! Ne yapmalı şimdi? Hayatımın aşkı diye boynuna mı atlamalı, yoksa her zamanki gibi mi olmalı?

Ben ikinci seçeneği tercih ettim. Hafifçe gülümsedim, halini hatırını sordum. Masadaki diğer arkadaşlarımla tanıştırdım. Onu gördüğüm için sevindim, ama her zamanki gibi mesafeli havamı korudum. İçten içe bittim ama! Bir insan bu kadar mı değişir? Özcan Deniz halt etmiş, asrın en değişen adamı Eager Beaver! Pantolonun paçaları yerleri süpüren, sünnet ayakkabısıyla sınıfa gelen, Almanca sözlüsünde kekeleyen, Reading dersinde arka sıradan sesi duyulmayan adam gitmiş, onun yerine ‘erkek’ gelmiş. Şimdi karşısında yelkenleri suya bıraksam, ah çok yakışıklısın, çok değişmişsin desem ya da ima etsem benim o restorana gelen diğer kadınlardan hiçbir farkım kalmayacak. Ne yapacaksın, eski tas eski hamam takılacaksın. O kendini hala beyaz ayakkabılarıyla hissetsin boş ver…


















Bu arada Eager Beaver, bu herkesin yemeklerine ayılıp bayıldığı restoranın sahibi… Sonradan anladım ki, bu restoranın yemekleri öyle muhteşem değil, muhteşem olan Eager Beaver! Neden bütün bekâr kadınların bu restorandan rezervasyon almak için yarıştıklarını şimdi anlamış bulunmaktayım. Herkes adamın peşinde!
Tabii kızlarla hemen başladık dedikoduya… Kızım okulda hiç mi fark etmedin mi bu çocuğu? İnsan nasıl atlar bu güzelliği? Sevgilisi var mı acaba? Nasıl sevişiyordur? Kesin kötü sevişiyordur, çok yakışıklı! Bütün restoranla yatmış mıdır? Acaba gay mi? Belki yaş ilerledi, artık ciddi bir ilişki istiyordur… Bunun gibi akla gelmeyecek en saçma şeyleri dahi sorguladık. Tabii öyle yüksek sesle konuşamıyoruz, yan masadaki hatunlar tanıyor Eager Beaver’ı… Neyse zaman ilerliyor, Eager Beaver masamıza geliyor, bana hafiften sarılıyor, yemeklerimizi beğendiniz mi diye başlıyor, konu nasıl oluyorsa eski günlere dönüyor ve;

- Biliyor musunuz kızlar Topuklu Ayakkabı benim ilk aşkım. Çok aradım onu okul bittikten sonra ama bulamadım, Facebook’dan da baktım çıkmadı. Sırf Pilav Günü’ne gittim okula, belki o da gelir diye ama gelmedi. Ama sonunda çıktı işte karşıma…

Midem kasılıyor, yediklerimi o anda iade edebilirim! Ne diyeceğim şimdi ben? İşin içinden çıkamıyorum, sadece gülümseyerek yere bakıyorum, yanaklarım kızarıyor, hissediyorum. İşte yakalandım, okul yıllarındaki o saf kız bir anda çıkıyor ortaya! Aslında sevinmem lazım, o kızı hala öldürmemişim, içimde bir yerlerde yaşıyormuş da haberim yokmuş.

Benim akıllı arkadaşım Kalimero atlıyor hemen;

- O da sizden çok bahsetmişti okul yıllarından konuşurken. Eager Beaver olmasaydı sözlülerden geçemezdim demişti!
Ne alaka?! Öyle kalakalıyorum, Eager Beaver daha sıkı sarılıyor bana…

- Özel bir şarap açtıracağım şimdi, bu gecenin şerefine.

Bir sandalye çekip yanıma oturuyor. Eli omzumda konuşmaya başlıyor. Diğer masalardaki hatunların bakışlarını size anlatamam. İçlerinden bana nasıl küfrettiklerini duyabiliyorum. Yer sarsılıyor kadınların öfkesinden! Ortadan ikiye kesiliyorum, gözlerim oyuluyor, tokat üstüne tokat yiyorum. Bizim kızlar durumun farkında değil dalmışlar Eager Beaver’ın yeşil gözlerine, o ne söylerse gülüyorlar. Şarabımız geliyor, Cotes D'avanos… Çok severim! Gözüme daha yakışıklı görünmeye başlıyor, artık şaraptan mı bilemem!

Aşktan, evlilikten, neden bu yaşta hala evlenemediğimizden, gezdiğimiz ülkelerden, ekonomiden her şeyden ama her şeyden konuşuyoruz. Çok severim böyle erkekleri; kültürlü, araştırmacı, kompleksiz, her konuda bir fikri olan, dinlemeyi bilen… Daha ne isterim ama değil mi? Tek korkum, eski yılların acısını benden çıkarması… Ya bu bir komploysa!

Zaman su gibi akıp geçiyor. Eager Beaver’ın müdavimleri artık umudu kesmeye başlıyor ve masalar bir bir boşalıyor. Ben kadınların keskin bakışları arasında küllerimden doğuyorum ve elimi Eager Beaver’ın omzuna atıyorum. Yan gözle beni bir süzüyor ve gülümsüyor. Birkaç masaya iyi geceler demek için masadan ayrıldığında bizim kızlar hemen dedikoduya başlıyorlar;

Aşk Böceği: Bu adam sana hala aşık ben sana söyleyeyim!
Kalimero: Bak hala o geri zekâlı kararsız öküzü düşünüyorsan seni vururum!
Parti Kızı: Ben Eager Beaver’ı neden daha önce hiç görmedim yahu! Kısmeti senmişsin işte…

Ben masada öyle kalakalıyorum. Kıpırdayamıyorum dahi! Yoksa yoksa aşık mı oluyorum?! Hayır hayır bana bunu yapma, şimdi değil, olmaz. Aklım karışıyor, başım dönüyor. Tam o sırada bir el yüzümü okşuyor. Bütün o telaş, kalbimin pırpırı geçiyor. Sakinleşiyorum. Bu aşka karşı koyamıyorum…














Şarap yenileniyor, sohbet bitmiyor. Artık en sonunda gecenin 2’sinde kalkma kararı alıyoruz. Ben uzun zamandır ilk defa sarhoş oluyorum, araba kullanacak durumda değilim. Eager Beaver’ın koluna giriyorum, kısa bir yürüyüş mesafesinden sonra otoparka geliyoruz. Kızlar da arabalarını almama kararı alıyorlar. Hemen bir taksi çeviriyor Eager Beaver, kızları yolcu ediyoruz. Sanki mekân benim! Arkalarından el sallıyorum, oysa o taksiye binmem gerekmez miydi?

Eager Beaver aracını istiyor, ben sanki yıllardır onunlaymışım gibi araca biniyorum. İkimizde devamlı gülümsüyoruz. İçimden ne kadar salakça diyorum, neden gülüyoruz ki! Ama tutamıyorum kendimi, kaslarım çalışıyor işte! Ben camı açıyorum ve boğaz yolunun güzelliğine kaptırıyorum kendimi. Eskiyi hatırlıyorum, bu yolu servisle geçtiğim o çocukluk yıllarını… Eager Beaver bir anda camı kapatıyor;

- Üşüyeceksin…

Kafamı çeviriyorum ve yeşil gözlerinin tam içine bakıyorum. İçimden; yıllardır seni mi beklemişim ben diyorum… Daha da duygusallaşıyorum. Evimin yolunu hatırlayacak kadar içmemişim demek yolu tarif edebiliyorum. Sonunda yol bitiyor ve evimin önündeyiz. Ne yapacağım şimdi?

Devamı yakında!

28 Temmuz 2009 Salı

Kimsin sen?

Herkesin hayalleri vardır.

Birilerinin ‘bir’ isteği vardır.

Kimilerinin de parmağı vardır.

Hayat herkese aynı cömertliği göstermez, gösteremez de! Yoksa hiçbir canlının bir diğerinden farkı olmaz. Herkes aynı olunca da bu hayatın tadı kalmaz. İnsanlar hayal kurar. Kadınlar bebek ister, erkekler gözüne kestirdiği kadınla yatmak ister, çocuklar eğlenmek, yaşlılar dinlenmek ister. İstemenin sonu yoktur. Doğamızda vardır, engelleyemeyiz. Peki, istemekle hayal etmek ve bu hayali gerçekleştirmek arasındaki o ince çizgiyi kim görebiliyor? Farkında mısınız neler istediğinizin? İstediğinizin size faydası ne? Limit nedir? Hayallerinizle istekleriniz ne kadar örtüşüyor? Şimdi diyeceksiniz ki; aradaki fark ne? O kadar büyük ki…

Bugüne kadar hangi hayalinizi gerçekleştirdiniz, düşünsenize… Hiç olmak istediğiniz kişi olabildiniz mi ya da istediğiniz işte mi çalışıyorsunuz? Kimler girdi hücrelerinize, genetiğinizde kimin parmağı var, bir ‘hayal etsenize’… İstediğimiz hiçbir şey olamıyoruz bu dünyada. Hep birileri parmak atıyor hayallerimize. Oysa çocukken sormasını biliyorlar;

- Büyüyünce ne olacaksın bakayım sen?
- Dansöz!
- Ahahah sizin kız çok âlem valla!

Birilerinin bizim için yaptığı tercihlerle hayatımızı geçiriyoruz. Sonra da utanmadan, yaşadığımız hayatın ‘kendi’ tercihimiz olduğunu söyleme cüretinde bulunuyoruz. Şu bilmem kaç katlı cam kavanozda ne cevherler ölüyor, solup gidiyor. Ben kendimi daha şanslı görüyorum, en azından durumun farkındayım. Ama çevremdeki insanlara bakıyorum, düzene o kadar kaptırmışlar ki kendilerini; içlerindeki insanı, her sabah uyandıklarında biraz daha öldürmeyi başarabiliyorlar. Sonra da sevgilileri onları terk ettiğinde: ‘Beni çok kırdı’ deme cesareti gösterebiliyorlar. Oysa sevgilinin karşısındaki sen değilsin ki… Sen bir kuklasın, her sabah yüzünü boyayıp sahnenin arkasındaki elin seni yönetmesine izin veriyorsun. Sevgilinin karşısına da aynı ‘yüzle’ çıkıyorsun, içindeki seni hep ücra köşelerde karanlığa mahkûm ediyorsun. Birileri seni üzdüğünde de o ücra köşedeki seni zedeliyorsun… Üstüne de ben onu istiyorum diye ağlıyorsun. Dondurma mı bu? Ne hakla istiyorsun? Sevgilin seni hiçbir zaman tanımadı ki... Hayallerindeki adam o muydu peki?

Bu çok acı. Kendinize bunu yapmayın. Hayallerinizi ötelemeyin, bu banka kredisi değil. Zaman geçip gidiyor, her geçen gün de bizden faizini fazla fazla alıyor hayat... Farkındalık iyi bir şeydir, utanmayın söyleyin: ‘Babam istedi işletme okudum, ama ben marangoz olmak istiyorum. Annem bu adamla evlenmemi uygun gördü ama ben köşedeki manavla yatmak istiyorum’ deyin. Utanmayın isteklerinizden… Kendiniz olun, katıksız, yalansız. Eyleme geçin. İstekleriniz, doğru istekler olsun. Hayallerinizle paralel dilekler dileyin evrenden. O zaman daha mutlu olacaksınız.
Bırakın yahu şu kavanozlara girmeyi bu kadar istemeyi. Yüzlerce CV oradan o masaya sürükleniyor. Evrene bırakılan sanal atıklar, boşu boşuna istemediğiniz bir üniversitede geçen yıllar, hayalinizde olmayan bir ev, ailenizden kopup giden günler, gereksiz mesailer… Ne için?

Ekranın karşısında bu yazıyı okuyan sizler; avuçlarınızı açın ve bakın, ne görüyorsunuz. Hiçbir şey… İşte hiçbir şeysiz ölüp gideceğiz, bırakın hayalleriniz gerçekleşsin. Elleriniz sizin için çalışsın, kalbiniz hak eden insan için atsın, sevginiz evrene yayılsın, mutluluğunuz yüzünüzden okunsun. Hiç kimseye bu hayatı yaşadığınız için hesap vermek zorunda değilsiniz. Sizin sarı kızdan bir farkınız yok. Aynı metan gazı, aynı oksijen…

21 Haziran 2009 Pazar

3’ü 1 arada devam…

Bu yazıyı okumadan önce lütfen önceki yazıyı okuyunuz!

Topuklu ayakkabılarım ve ben kendinden emin adımlarla arabaya doğru ilerliyoruz. 3’ü 1 arada öyle güzel gülümsüyor ki bana, içimden bir şeyler kayıp gidiyor. O andaki tek düşüncem, düşmemek! Arabaya biniyorum… Parfüm kokusu sarmış her yeri, bütün duyularım bir anda harekete geçiyor…

- Beyazlar çok yakışmış sana…

Küçük bir gülümsemeyle cevap veriyorum. Kendimi çok kaptırmamaya çalışıyorum, çünkü genelde erkekler kadınları hüsrana uğratır. Nasıl mı?

Çok ateşlidir ‘ama’ kötü sevişiyordur… Karizmatiktir ‘ama’ erken boşalıyordur. Çok duygusaldır ‘ama’ penisi yoktur (Vardır da yoktur işte!)… Anlayışlı ve olgun bir erkektir ama çöpü vardır (Kadınlar evlenip boşanmış ve çocuğu olmayan erkeklere çöpsüz üzüm der)... Kısacası her erkeğin bir ‘ama’sı vardır. Milyon tane örnek verebilirim size şimdi ‘ama’ bizim esas oğlanı anlatmak istiyorum.
Bu kadar da mükemmel olunmaz ki… Hem bu kadar kusursuz olsa şimdiye bir çakal kapmıştı bu adamı, vardır bir defosu diye diye içimden söylenirken Boğaz’ın eşsiz manzarasına kaptırıyorum kendimi… Tam Aşiyan Mezarlığı’nın önünden geçerken üç kere kornaya basıyor. Ne oluyor yahu dememe kalmadan başlıyor anlatmaya…

Efendim, zamanında iki sevgili kavuşamayacaklarını anlayınca, tam burada boğazın serin sularına kendilerini bırakmışlar. Eğer sevgilinizle Aşiyan Mezarlığı’nın önünden geçiyorsanız virajı alırken, üç kere (neden üçse) kornaya basarak onlara selam verirmişsiniz. Bu hikâyeyi duydunuz mu bilmiyorum ama çok gereksiz geldi bana… Ölen iki zavallıya inat, bakın ben sevgilimi aldım yanıma, Boğaz’ı turluyorum dercesine!

Elim gayri ihtiyari radyoya uzanıyor o anda, Lounge FM açık. (Burayı iyi okuyun, hatta tekrar tekrar okuyun) Sesi kısmak istiyorum ki söylediğini anlayayım. O anda yanlış bir tuşa basıyorum ve Kral FM ile karşılaşıyorum. Kanalı ilerletmiyorum arkadaşlar, Kral FM kayıtlı!

İşte birinci kusur baş gösteriyor. 3’ü 1 arada’nın içinden küçük bir İbrahim Tatlıses çıkıveriyor, tam yanağının kenarından elinde mikrofonla bana el sallıyor. Kusursuz tıraşı yüzünden bir sinek gibi aşağı kayan İbrahim Tatlıses; sağ omuza çarpıp koltuk arasına düşüyor; ‘Selam bacım, heleley heleley’… Ses yavaş yavaş uzaklaşıyor.

3’ü 1 arada’nın surat ifadesi bir anda değişiyor ama büyük bir soğukkanlılıkla kanalı Lounge FM’e ayarlıyor ve bana dönerek;

- Haşmet’in kanalı, benden çok o kullanıyor arabayı!

Ben hemen soruyorum;

- Haşmet kim?

- Benim şoförüm, ama özel randevularımda ben kullanmayı tercih ediyorum.

Ben kendimi zor tutuyorum, ama kızardığımın farkındayım. Hem Haşmet gibi bir ismi olan adamın şoför olmasına üzülüyorum, hem açıklamanın gerçek olup olmadığını düşünmeye başlıyorum. Üçüncü randevumuz ve ben şoförü olduğunu yeni öğreniyorum… Ya Haşmet diye biri yoksa, ya bu 3’ü 1 arada içinde bir İbrahim Tatlıses besliyorsa?

- Bir şey mi oldu hayatım?

Ben hemen oyuna geri dönüyorum ve ideal kadını oynamaya başlıyorum.

- Hayır canım, Boğaz’ın havası çarptı herhalde…

İçimden sürprizi merak etmeye başlıyorum. Ya 3’ü 1 arada’nın içinde kurumsal yapısını bozan bir yaratık varsa, ara ara böyle bir anda çıkıp beni korkutursa…

Sürpriz, Kalimero’nun tahmin ettiği gibi, 2 hafta arasanız da randevu alamayacağınız bir mekânın Boğaz manzaralı en ön masası… Her zamanki gibi inanılmaz kibar ve centilmen kendileri… Sürpriz için teşekkür ediyorum. Beni her defasında şaşırtıyor, mutasyona uğramış Mahsun Kırmızıgül ile mi birlikteyim sorusunu defalarca soruyorum kendime!

Hayatlarımızdan, ailelerimizden bahsetmeye başlıyoruz. Annesiyle babasının ayrı olduğunu daha önce söylemişti, fakat bu sefer detaylara giriyoruz. Gözleri Boğaz’ın serin sularına dalıyor ve annesini anlatmaya başlıyor. Öyle bir anlatıyor ki; sanki Mesih dünyaya ineli çok olmuş da insanoğlunun haberi yokmuş gibi…

İşte kusur, budur! İbrahim Tatlıses’in kendisi karşımda otursa bu kadar rahatsız olmam herhalde! Erkeklerin bu ‘anneciliğinin’ tasvir edilemeyecek boyutta olmasını bir bakıma anlıyorum, evet, kadınlar bir mucizedir. Bir erkeğin bu mucizeyi anlaması yıllar alır, tamam. Annelik dünyanın en kutsal terimidir, eyvallah! (Haşmet ağzı) ‘Ama’ bu kadar da abartmayın yahu! Hepimizin annesi var. Benim annem de dünyanın en iyi annesi bana göre. E ne olacak şimdi, horoz dövüşü mü yaptıralım?














Babası alkolikmiş, anne çocuklarını almış ve boşanmış. Sonra tekrar evlenmiş. Bakın bu çok önemlidir erkek çocuğu için. Eğer anne tekrar evlenmişse, travmanın boyutunu iki ile çarpın. Küçük Emrah, Küçük Emral serisini hepimiz hatırlıyoruz herhalde değil mi? İşte bu bir Küçük Emrah hikâyesi…

Babasız büyüyen erkeklerin travmaları çok ağırdır. Hiçbir terapist, hiçbir kadın bu örselenmeyi yok edemez. Bu kız çocukları için de geçerlidir, ben de babasız büyüdüm. Erkekleri tanımam; tanımam demeyeyim, erkekler hakkında fikir sahibi olmam, babaları olan kız çocuklarına göre daha uzun sürdü. Rol model yoktu önümde, hep başkalarının babalarını izleyerek baba nedir anlamaya çalıştım. Erkeklere karşı olan güvensizliğimi azaltmam zaman aldı ki hala şüpheli yaklaşıyorum erkeklere ve evet, bu benim kusurum! Bunu kabul ediyorum. Ey annesine tapan erkekler siz de lütfen, lütfen bunu kabul edin. Kusurlusunuz!

Merak beni dinlemeye zorluyor. Alkolik bir baba, çalışan bir anne, ilgisiz bir üvey baba, zavallı Küçük Emrah ve ben gecenin ilerleyen saatlerinde masadan kalkıyoruz. Arabayı mekânın otoparkında bırakma kararı alıyor 3’ü 1 arada; ‘ Haşmet yarın gelir, alır’ diyor. Ben Haşmet’i de merakıma dâhil ediyorum. İşte bu saçma diziler bu yüzden tutuyor, ben bile bu çemberin içine girdiysem bütün gün evde dizi izleyen kadınlar ne yapsın!

Mekânın kapısında el ele tutuşup taksinin gelmesini bekliyoruz. Gözlerimin içine bakıyor ve yanağıma ufak bir öpücük konduruyor. İşte ipler o anda dalgalanmaya başlıyor. Kadınlar merhametlidir ve erkekler bunu çok iyi bilir. Yaptığım hatanın farkındayım, bu adamı hiçbir zaman düzeltemem. Çünkü bunu daha önce denedim, olmuyor! Böyle adamlar kendi lanetleriyle yaşamaya mahkûm, biliyorum bunu, biliyorum işte! Ama bile bile bu sevgi dolu küçük öpücük hatırına denemeye karar veriyorum. Merhamet, acıdan önce gelir ve biz kadınlar merhametli olmayı, acı çekmeyi severiz.

Taksiye biniyoruz ve 3’ü 1 arada’nın evine doğru gidiyoruz. Büyük an geldi çattı demek! Evin kapısından içeri giriyoruz. Evin belirli köşelerinde annesi ve 3’ü 1 arada’nın fotoğrafları var. Ben zaten önceden durumu tahmin ettiğim için, çok şaşırmıyorum. 3’ü 1 arada fotoğrafların tarihini anlatmaya başlıyor, bu arada bir şişe şarap açmayı da ihmal etmiyor. Bu fotoğrafta annem ile diye başlayan cümleleri, bir kaleci edasıyla yakalayıp kendisine kibarca iade ediyorum. Evin tek annesiz mekânı olduğunu tahmin ettiğim (o da duvar olmadığı için olsa gerek) terasta manzaraya karşı şarabımızı yudumluyoruz.













Hafif üşüyorum, bana sarılıyor ve öpüşmeye başlıyoruz. Her şey çok klasik ilerliyor. Elimden tutup beni yatak odasına götürüyor. Sevişme daha da ateşleniyor. Kendini zor tuttuğunun farkındayım, biraz sertlikten hoşlanıyor. Genelde anneleriyle problemli olan erkekler yatakta sert sevişmeyi tercih ederler (Kadınlardan hırslarını böyle alıyorlar bence), bu ilk defa karşılaştığım bir durum olmadığı ve hard seksi sevdiğim için bir problem olarak görmüyorum. Seks tam istediğimiz gibi ilerliyor; sert, soru cevaplı, inlemeli ve zevkli…













Pazar sabahına zırıl zırıl çalan bir telefonla uyanıyorum. İlk başta aldırmıyorum ama sağıma dönüp başucumda 3’ü 1 arada’nın annesinin fotoğrafını görünce irkiliyorum. Yuh artık! Demek grup yapmışız, bir tek benim haberim yokmuş! Bende uyku muyku kalmıyor, sinirlerim bozuluyor. İster istemez konuşmayı da dinlemiş oluyorum tabii… Arayan 3’ü 1 arada’nın annesi… Konuşmayı size aynen aktarıyorum;

- Efendim annecim, yok daha yeni uyandım. Kahvaltı etmedim. Ablama mı, gideceğim evet. Sen ne yaptın (Yüzünde gülücükler açıyor) ha tamam ben hallederim annecim, sen yorma kendini. Yumurta yapacağım şimdi kendime. Yok, Hesna bugün izinli. Evde yalnızım. Tamam, duşa girerken alırım telefonu yanıma. Öpüyorum annecim seni!

Aklım almıyor. 34 yaşındaki bir adam, nasıl böyle olabilir? Tamam, ben de ana kuzusuyumdur, giderim dizine yatarım. Sevgi ve şefkat isterim ama bu ne ya!

Yatak odasına dönüyor, ‘ifadesiz’ bir ifadeyle bana bakıyor. Ben o sırada giyinmeye başlamışım çoktan! Kaçmam gerektiğinin farkındayım.

- Nereye gidiyorsun?

- ‘Anneme’ kahvaltıya gideceğim, merak etmesin şimdi beni!

Ağzımdan bu cümle çıkıveriyor bir anda. Anlamsız bakışlarla yüzüme bakıyor ve;

- Ben de kahvaltı hazırlayacaktım tam.

O sırada kapı çalıyor. İçimden ne olur Allahım annesi olmasın, ne olur olmasın diye geçirirken;

- Günaydın Haşmet! Teşekkür ederim Pazar Pazar yordum seni.

Aman Tanrım, Haşmet gerçekmiş! Demek İbrahim Tatlıses; Haşmet, Aydemir Akbaş; 3’ü 1 arada’ymış! Kendimi Haşmet’in kollarına atmak için ayakkabılarımı koridorda giyerek odadan çıkıyorum. 3’ü 1 arada da Haşmet’e dönerek;

- Tanıştırayım sizi, Topuklu Ayakkabı. Çok sevdiğim bir arkadaşım… (Sarılıyor bana)

1.55 boylarındaki Haşmet de başıyla selam vererek;

- Memnun oldum efendim, diyor.

3’ü 1 arada Haşmet’ten beni gideceğim yere bırakmasını rica ediyor ve ben ‘merhametten eser kalmayan’ bir öpücük ile ‘anne evinden’ ayrılıyorum. Haşmet arabada gerçekten Kral FM dinliyormuş, bunu da 15 saat sonra öğrenmiş oluyorum.

Ana fikir;

Ey annelerine tapan erkekler size söylüyorum. Hiçbir zaman mutlu olamayacaksınız, hep annenizle eşinizi, sevgilinizi kıyaslayacaksınız. Hayatınızdaki kadından ‘anneniz’ gibi olmasını bekleyeceksiniz. Hep 3 kişi yaşayacaksınız beyinciğinizde… Başka bir formattaki kadını kabullenemeyeceksiniz, anlayamayacaksınız. Annenizi bir tarafa koyun, kalbinizin en değerli köşesine, ama hayatınızdaki kadına da yer açın orada. Yoksa mutsuzluk peşinizi hiçbir zaman bırakmayacaktır.

- Haşmet Bey kanalı ve adınızı değiştirir misiniz lütfen?

- Efendim?

- Radyoyu diyorum değiştirebilir misiniz?

- Tabii, ne tarafa gidiyoruz.

- Anneme gideceğim…

- Semt olarak?

- Unuttum, bir saniye lütfen Haşmet Bey!

Lütfen babalarınızı affedin ve hayatınıza devam edin. Tüm babaların Babalar Günü'nü kutlarım...

8 Haziran 2009 Pazartesi

3'ü 1 arada...

Yakışıklı erkeklerin muhakkak bir kusuru olur. Tanrı adaletlidir, buna inanın! Bundan bir hafta önce inanılmaz yakışıklı bir adamla tanıştım. Her zamanki gibi; ilk randevu yemek, sonraki bir davet ya da sinema, sonraki buluşma seks… Bu bir kuraldır; bir erkekle çıkmaya başladıysanız üç randevudan önce yatmayın. Eğer derdiniz sadece seks ise sakın vakit kaybetmeyin, hemen yatın.


Benim derdim bir ilişki olduğu için olayı istediğim kadar uzatabilirim. Gerçi size bir şey itiraf etmek istiyorum kaşı gözü düzgün, geniş omuzlu, uzun boylu mükemmel bir erkek bana hiçbir zaman çekici gelmemiştir. Ama kısmet işte karşıma 3’ü 1 arada çıktı.

İlk randevu harika geçti, bütün ‘first date’ kurallarını uyguladık. Tam saatinde geldi beni aldı, yemekte şarabı ben seçtim, tuvalete gitmek istediğimde ayağa kalktı hatta eşlik etmek istedi. Makul bir saatte yemekten kalktık, beni evime bıraktı. Ben apartmana girinceye kadar bekledi. Her şey mükemmeldi. Tabii cep telefonum kapalı olduğu için telesekreterimdeki mesajlar da mükemmeldi…

(Bu da bir kuraldır, cep telefonları kapalı olmalıdır ve masanın üzerinde durmamalıdır)

Dört yeni mesajınız var.

Aşk Böceği: Canım nasıl geçti? Umarım âşık olursunuz birbirinize… Gelince ara mutlaka. Yatmadım, bekliyorum. Öptüm.

Parti Kızı: Şşşş Topuklu Ayakkabı, neredesin yahu bitmedi mi yemek! Bak eğer sıkılıp erken kalkarsan, kaç gel yanıma. Gece 12’de başlıyor parti… Mucks!

Kalimero: Gelmedin mi hala? Bak sakın adamın evine falan gideyim deme, bacaklarını kırarım. Ufaklık uyudu, ben de uyumak üzereyim ama ara, bekliyorum.

Annem: Saat kaç olmuş evde yoksun kızım, gelince beni ara. Dayının basuru azmış yine… Hadi görüşürüz.

Anne ne alaka! Üst düzey yönetici olmanız 'annelik katında' hiçbir şey ifade etmiyor, emin olabilirsiniz. Telesekretere bırakılacak en son mesaj da budur herhalde… İlk Kalimero’yu arıyorum, adamın evine gitmediğimi ispatlamak için. Daha sonra Aşk Böceği’ni arıyorum. Üçüncülüğü anneme veriyorum ki partiyi kaçırayım. Parti Kızı’na da rapor verdikten sonra rahat rahat soyunup makyajımı temizliyorum. O sırada 3’ü 1 arada’dan cep telefonuma mesaj geliyor.















Mesaj: Bu gece için teşekkür ederim. Uzun zamandır bu kadar keyifli bir gece geçirmemiştim. Görüşmek üzere, iyi geceler.

O gece gelen mesaja kesinlikle cevap vermeyin. Bu da bir kuraldır, bırakın merak etsin. Sabah mesaja cevap verebilirsiniz. O da şu şekilde;
‘Günaydın. Özür dilerim dün gece uyumuşum, sabah gördüm mesajını. Ben de çok güzel vakit geçirdim, görüşmek üzere’

Gün içinde mailleşmeye başlayabilirsiniz, çok normaldir. Ama ilk onun mail atmasını bekleyin. Kendi dünyasıyla ilgili şeyleri forward edebilir size. İşte ilginç bulduğu bir video ya da bir yazı… Ortak ilgi alanlarınızı bulmaya, sizi denemeye çalışıyordur. Sakın bu tongaya düşmeyin. Tartışma ortamı yaratmayın, ne de olsa daha yeni tanışıyorsunuz. Yüzeysel cevaplar verin.

İkinci randevumuz bir sergi açılışı... Bu da önemli bir noktadır. Toplum içinde nasıl karşılandığınızı, onun ne kadar sosyal olduğunu, insanlarla samimiyet derecesini ölçersiniz. O da sizi tartar tabii, her şey karşılıklı… Arkadaşlarınızla tanıştırırsınız, onların düşüncelerini alırsınız. Bu gecenin sonunda ‘first kiss’ olabilir. Problem değil, ama nasıl öpüştüğünüz önemli. Biliyorsunuz öpüşmeden öpüşmeye fark vardır. Erkeği sakın kendinize çekerek öpüşmeyin, olayı sonuçlandırmak isteyecektir. Eğer yarım bırakırsanız, gösterip de vermeyenler kategorisine girersiniz. Erkekle aranızda iki adım mesafe bırakın ve öpüşmeyi kısa tutun. Böylece yukarıda söylediğim iki seçeneği de elemiş, üçüncü randevuyu da garantilemiş olursunuz.

Bu anlattığım bütün saçma stepleri yaptım. Ne de olsa yaş geldi geçiyor, bırakın evlenmeyi düzgün giden bir ilişkim olsun istiyorum, e haklı olarak! Neyse şu an için gözüken her şey güzel gidiyor.

Cuma öğleden sonra şöyle bir mesaj alıyorum; ‘Akşam sana bir sürprizim var’

Hemen bizim kızlara mesaj atıyorum. Onlar da heyecanlanıyorlar. Aşk Böceği (adından da anlaşıldığı üzere) aşkla ilgili hayaller kuruyor. Hatta olayı abartıp evlenirsek çok mutlu olacağımızı bile söyleme cesareti gösteriyor. Parti Kızı ‘Cuma için seks uygun bir gün’ diyor ve meşhur kahkahalarından birini patlatıyor. Kalimero ‘Bence İstanbul’un yeni açılan yazlık mekânlarından birine götürecek seni, düzgün giyin’ diye uyarıyor.

İşten biraz erken çıkmak için hızlıca hazırlanıyorum. Daha kuaföre gideceğim falan işim çok tabii… Tam o sırada Dahi odamın kapısında duruyor, hafif bir gülümsemeyle selam veriyor ve slow motion plandan çıkıyor. Benim de aklım onun peşine takılıp Jack Russel gibi peşinden zıplaya zıplaya bütün katı dolaşıyor. Şimdi giderayak bu bana yapılır mı? İçimden akla gelmeyecek bütün küfürleri etrafa saçıyorum, beğendiklerimi yerden toplayıp asansöre doğru ilerliyorum.

Cam kavanoz pandik yeme yarışmasına hoş geldiniz! Adınızı alabilir miyiz? Topuklu Ayakkabı. Yarışmaya katılma amacınız? Kaç pandikte devrilirim öğrenmek istiyorum! Zilin sesini duydunuz, dönüşünüz yok, işte yarışma başlıyor!

















Dın diye öten asansörün sesi beni kendime getiriyor. Bizim kattan bir kızla birlikte kısa gibi gözüken ama ömrümüzün en gereksiz, en saçma yolculuğu başlıyor. Kız illa konuşacak ya, asansör kurallarını yerine getirmek zorunda!

- Bugün erkenciyiz. (Suratında şirin gözükmeye çalışan gereksiz bir gülümseme ile)

Ben kibarca dönüp;
- Bu akşam bir herifle yatmayı planlıyorum. O yüzden kuaföre gitmem gerekiyor. Sanırım bütün hafta sonu sevişeceğim(İç ses)

demek istiyorum. Demiyorum tabii ki… Kibarca yapay sarışına* dönerek;

*Bu yapay sarışın planlamada çalışan peltek bir çocukla yatıyor, eminim. Çünkü bazen o da peltek peltek konuşuyor. E üzüm üzüme baka baka kararır derler.

- Evet, hafta sonunu erken getirdim. (Dış ses)

Salak salak gülümsüyor bana! Sanki çok komik bir şey söylemişim gibi… Neyse ki bu kısa gibi gözüken, ama dünyanın en uzun ve gereksiz yolculuğu son buluyor. Arabama bindiğim gibi direkt kuaföre… Oradan da eve geliyorum. Bu hazırlık aşaması kuaförde bitmiyor tabii, bilmeyen erkeklere duyurulur; kadınlar sadece kuaförle yetinmezler, evde de bütün hazırlıklar son hız devam eder! Hele ki teknolojiyi yakından takip eden arkadaşlarınız varsa…

Yeni bir yöntem bulduk. Kızlar sizin de denemenizi tavsiye ederim. Çok özel bir gece için hazırlanıyorsunuz, ama en samimi arkadaşınız yanınızda yok. Ne giyeceğinize karar veremiyorsunuz. O zaman ne duruyorsunuz açın web cam’i arkadaşınız sizi izlesin, siz de olabilme ihtimali olan her şeyi deneyin! Nasıl ama…













Bu işin de bir raconu vardır. İlk sevişme olacağı için, ne giyeceğiniz çok önemlidir. Tek parçalı şeyler amaca daha uygundur, ama dekolteye dikkat… İç çamaşırı seçimi ise size kalmış. Asil olun! Bırakın merak etsin. Ben de tam amaca uygun tek parçalı bir elbise seçtim. Şimdi işin içinde bir de sürpriz olunca çok dikkatli bir seçim yapmak zorundasınız. Elbise her yere uymalı. Ola ki şık bir restorana götürdü sizi, küçük bir dokunuşla ortama uyum sağlayabilecek bir elbiseniz olmalı üzerinizde… Mesela bir şal takarak bu havayı yakalayabilirsiniz. Bir gece kulübüne mi götürdü; şalı çıkartın hemen! Böyle gecelerde beyaz giyinmeyi de tercih edin. Hem saflığın ve temizliğin simgesi, hem de her mekâna uyum sağlayabilen bir renktir kendisi… Topuklu ayakkabı giymeyi de ihmal etmeyin tabii!




İşte sonunda hazırım. 3’ü 1 arada apartmanın kapısında beni bekliyor…

Devamı yakında…

21 Mayıs 2009 Perşembe

Sen kaç GB ediyorsun?

Başucumdaki saat ‘yine’ bana uyanmam gerektiğini haber vermek için yırtınıyor. Uykumun en tatlı yerinde, başkalarını zengin ve mutlu edebilmek için yatağımdan kalkıyorum. Bir garip hissediyorum kendimi… İstanbul’un bütün bilinmezliği sokaklara çökmüş. İnsanların bir yerlere yetişmek için birbirlerini görmezden geldiği bir şehirde yaşıyorum işte, neden kabullenemiyorum ki bu durumu! Şu her gün uykumun en tatlı yerinde bırakmak zorunda olduğum yatağımda ansızın ölüversem, karşı komşum kokuyu kaç günde alır, alsa bile kaç gün sonra site yönetimine haber verir acaba… Kredisini hala ödediğim arabama otoparktaki ayrılan yer, kaç gün boş kalsa yokluğumu, pardon ‘arabamın’ yokluğunu fark ederler… Trafikte yanımda duran şu siyah arabanın şoförü, ancak ben ona çarpınca mı varlığımdan haberdar olur sizce… Gerçekte hepimiz aynı mekânları, aynı havayı paylaşıyoruz, neden birbirimizden haberdar değiliz. Bu şehirde insanların sizi bilebilmesi için illa ana haber bülteninin 25 dakikasında gösterilen bir haberde trajedik bir şekilde ölmek gerekiyor sanırsam…

İşte yine bir İstanbul günü başlıyor. Güneşi içinde barındırmak istemediğinden ötürü ışığı dışarı yansıtan ve çoğu insanın uzaktan baktığında gözünü kamaştıran sahte bir dünyanın yüksek tavanlı girişinden içeri giriyorum, cam kavanozların ihtişamlı karşılayışı, vay be! Kuzular yanımdan geçerken günaydın efendim diyerek, özgüvenle dolu çantalarıyla asansöre doğru ilerliyorlar. Bugün çok yavaş hareket ettiğimin farkındayım ve bunu bilinçli olarak yapıyorum.















Sizi hızla yukarı fırlatan ve bunu yaparken hissettirmeden size pandik atan asansörün düğmesine basıyorum, sanırım bunun sebebi bizim de onun tuşlarına umarsızca pandik atmamızdan kaynaklanıyor. Diğer katlara yolculuk eden çok önemli olduklarını düşünen insan silsilesine bütün içtenliğimle ‘iyi günler’ dileyerek asansörden iniyorum. Oysa iyi bir gün geçirmeleri umurumda değil… Yavaşça ofisime doğru ilerliyorum. Benim geldiğimi gören asistanım, hemen masasından doğruluyor ve günaydın efendim diyor. İçinden bana küfrettiğini biliyorum, ben de onun yerinde olsam bana küfrederim zaten…

Tam biraz kendime gelmek üzereyken asistanım birazdan bilgisayarların bakımı için teknik servisten geleceklerini söylüyor. İşlerimi gözden geçiriyorum, gereken evrakları yanıma alıyor ve şirketin en gereksiz, en saçma toplantılarından birine katılmak için ofisimi terk ediyorum. Toplantının amacı personel düşüşünü sağlayarak en yüksek verimi almak… Yani bu şirkette birileri işsiz kalacak, işsiz kalanın işini de sırf işsiz kalmamak için bir başka kişi yapacak! HR/İK titri her ne ise olan müdürümüz, başlıyor yaptığı analizleri anlatmaya, biz de dinliyoruz. Sanki saydığı kişileri birebir tanıyormuşuz gibi yorumlar yapıyoruz. Bir ara İK müdürümüz şöyle bir cümle kuruyor; Arda Bey’in yedeği Mustafa Bey bilmem ne şubemizde şu görevle çalışıyor. Yedek mi? Nasıl yani!

Bu cümleyi aklım almıyor, insanın yedeği olur mu?

Bu dünyada herkesin bir ikizi olduğu söylenir. Tanrı insanları çift yaratmış derler. Çocukken bunu duyduğumda şöyle düşünmüştüm; bu kadar insanı yaratmak kolay değil, Tanrı ne yaptıysa ikiyle çarpmış, işini kolaylaştırmış, helal olsun… Şimdi ise bir yedeğim olduğunu düşünüyorum. Tanrı bile işini garantiye alırken biz insanoğlu niye aynı yolu izlemeyelim, değil mi? Toplantı bitiyor, aklımın almadığı cümleyi aklımın herhangi bir lobunda yer bulmaya çalışırken ofisimde teknik servisi buluyorum. Teknik servis elemanlarından biri bilgisayarımdaki problemleri nasıl çözdüklerini anlatıyor. Diğeri de aynen şu cümleyi kuruyor; ‘Buyurun efendim, dosyalarınızı yedekledik. Bu da harici hard diskiniz. 500 GB’. Sekiz dakika içinde iki kere yedek kelimesi duymak beni sarsıyor. Teşekkür ederek teknik servisi ofisimden uzaklaştırıyorum.













Yedek… Hayatımızı ne kadar kolaylaştıran bir kelime… Erkek arkadaşından sıkıldın mı, yedeği var. Lastiğin mi patladı, hemen değiştir bagajda stepnen var. Eşin evde seni bekliyor, olsun senin bir de metresin var. Canın seks mi istedi, e kolayı var; vibratör. Yedek penis…

Negatif duygularla başladığım bir günü maalesef pozitife dönüştürecek düşünceleri bulamıyorum. Özel dosyalarım, evraklarım, maillerim, fotoğraflarım ufacık siyah bir kutucukta duruyor. Topu topu 84 GB… Yani ben sadece ve sadece 84 GB’tan ibaretim. O anda fikrimin ince yerinden şu düşünce baş gösteriyor, hayatımızı daha ne kadar zipleyeceğiz, sıkıştırılmış dakikalar arasındaki gezintimiz nerede son bulacak?

Nasıl bir dünya yarattık kendimize… Teknolojinin hâkimiyeti altında piksel piksel insanlar olduk. Kulağım kaşınıyor (Bu cümleyi bilinçli olarak yazdım, çünkü kulağım kaşınıyor). Eski sevgilimizi hayatımızdan mı çıkartıyoruz, hop çöp kutusuna sürükle ve bırak, bütün anılar gitti. Mailleri tek bir tuşla sil, cep telefonundan kartviziti yok et, sonra hayatına devam et… Bu kadar mı basitleştirdik kendimizi, bizi biz yapan duygular nerede? Onları nereye yedekledik ey insanoğlu…

Tüketimin dibine vurduk farkında değiliz. Hala daha iyi bir çamaşır makinesi, daha iyi bir mikrodalga fırın için canımız pahasına hayatlarımızı GB’lara dolduruyoruz.














Size söylüyorum, alın yiyeceğinizi-içeceğinizi, bırakın bilgisayarlarınızı, kapatın cep telefonlarınızı çıkın yeşil bir alan bulun. Bırakın güneş içinize işlesin, bırakın yeşil ruhunuzu sarsın, bırakın duygularınız filizlensin. Tekrar insan olduğunuzu, ne hissediyorsanız o kadar olduğunuzu hatırlayın. Ve bu anı yedekleyin, bir daha unutmamak için…