5 Eylül 2009 Cumartesi

Clark Kent III

Kaldığım yerden devam edeyim. Aşk, fedakarlık ister. Hem de düşündüğünüzden daha fazla. Erkekler için çok önemli olmasa da, kadınların takıntılı olduğu bir nokta vardır, bakımlı olmak, bu doğrudan fedakarlıkla bağlantılıdır… Erkekler için önemli olmamasının sebebi, işlerinin kolay olmasıdır. Ağdaya gitmezler, dip boyaları gelmez, manikür ve pedikür zorunlulukları yoktur, son modayı takip edeceğim diye kendilerini heba etmeleri gerekmez. Oysa kadın denilen kutsal yaratık öyle midir, hayır!

Eğer bir ilişki içindeyseniz, bu saydığım işlemleri rutin olarak yaptırmak zorundasınız. Kadınların işi gerçekten zor inanın. O kuaför koltuğunda harcadığımız zaman düşünülürse, güzellik uğruna ne kadar zaman harcadığımız, ilişkimiz için ne fedakârlıklarda bulunduğumuz ortaya çıkacaktır. Mesela, haftada bir manikür ve pedikür yaptırdığımızı varsayalım (ki normaldir); ortalama 45 dakika… E kuaföre gelmişken bir fön çektirmezsek olmaz, 30 dakika. 2-3 haftada bir muhakkak ağda yaptırmamız gerekir, ortalama 1 saat. (Epilasyon yaptırdıysanız, yırttınız. Ama onun içinde bir zaman ayırmadınız mı?) En kötü ayda bir dip boya için de kuaförün kapısını çalarız, 90 dakika… Modayı takip etme tutkusuna ayrılan süre; sonsuz! Alışverişe ve kozmetiğe yatırılan para; küçük bir Afrika ülkesinin yıllık bütçesi…













Bu hesaplama rutin bir kadının güzel görünebilmek için harcadığı zamandır. O yüzden siz erkeklere buradan bir uyarım olacak; senin için saçlarımı süpürge ettim diye bağıran bir kadına asla cevap vermeyin. O kadın size güzel gözükebilmek için ne fedakârlıklarda bulunmuştur. Asıl demek istediği, "sana güzel gözükebilmek için nelere katlanıyorum ben"dir. Ha diyeceksiniz ki bu yukarıdaki saçma sapan şeyleri yaptırmasa da, modayı takip etmese de ben onu seveceğim. Tabii seversiniz, buna itirazım yok. Ama seviştikten sonra "tatlım aşağısı orman olmuş" diyen siz değil misiniz? Yalnız dikkatinizi çekerim; "seviştikten sonra". Neden, iş bitince aklınız başınıza geliyor da ondan! Yanınızdan geçen "son model" ablalara bakan siz değil misiniz? O yüzden her kadın kendini bir şekilde garantiye alır, kuaföre gider, modayı takip eder ve sizin için kendini feda eder. (Kendisi için de yapar bu eylemleri, o başka bir şey. Bir de o konuya girip yormayayım sizi.)

Şimdi olayı bir de farklı açıdan ele alalım. Kuaförde ve alışverişte harcadığımız zaman… Bir de üstüne üstlük çalışan bir kadınsanız vay halinize! O koltukta ya da mağazalarda geçirdiğimiz zamana mı yanalım, paramıza mı yanalım, artık bilemiyorum. Gerçi bundan rahatsız olmayan kadınlar da var. Hani Etiler'de ve Nişantaşı'nda adım başı rastladığımız ikoncanlar var ya, onların mutluluk kaynağı şu yukarıda yazdığım eylemlerdir. İşte bu yüzden, sevgililerinden ayrıldıklarında en çok onlar üzülürler. Tabii kuaförde ve alışverişte harcadıkları zaman yüzünden; güncel olayları, dünyanın gidişatını, ekonominin akıbetini, yurdumun halini bilemezler. Zaten bunları akıllarında tutabilecek kapasiteleri de yoktur. Öyle yaratmamış Tanrı onları… Bakılası, eğlenilesi, sevişilesi ve her şeye "öyle miii" demeleri için dünyaya indirmiş. Çok da uğraşmamış yaratmak için, fotokopi makinesi icat edildiğinden beri, Tanrı'nın işi kolaylaşmış. Kopyalayıp koylayayıp yurdumun güzide semtlerine Sirtaki yaparken serpiştirmiş. Nasıl olduysa bir yolunu bulup, toplaşabilmişler belli mekanlarda… Cemaat halinde yaşamaya başlamışlar!

Size bir şey söyleyeyim, aramızda kalsın. Bu ortalıkta din kisvesi altında takılan cemaatlerden korkmuyorum ben. Onlar akıllılar, savaşabilirsiniz; aklınızı, donanımınızı kullanarak yenebilirsiniz. Ama bunlara hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü cahillerdir! En tehlikeli olan onlar, emin olun. Bu konuya nasıl geldik diyeceksiniz. Anlatacaklarımla çok alakalı!


Sabah müthiş bir erkeğin "günaydın"ıyla güne başlamanın keyfini çıkartıyorum. Kahvemi yudumluyor, Kalimero'yu uyandırıyorum. Ufak bir hazırlık sonrası havuza gitmek için hazırım. Sanki önceden biliyormuş gibi nefret ettiğim o kuaförde yeterince zaman harcamışım. Eager Beaver, bütün yakışıklılığıyla evin önünde beni bekliyor, uzun zamandır böyle mutlu bir güne başlamadığımı düşünerek otomobile biniyorum. Dün gecenin hatırlatıcısı ufak bir buseyle merhaba diyor bana… İçimdeki küçük kız da merhaba diye selamlıyor Eager Beaver'ı…

- Kalimero da gelecek bizimle biliyor musun?
- Ne güzel, uğrayıp alalım mı?
- Yok, o çoktan gitmiş, yüzüyordur merak etme.

Tek tek el işçiliği gerektiren dişleri, gülümsemesiyle ortaya çıkıyor. Kusursuz tasarım Tanrım, eline sağlık! Ufak ve eğlenceli bir yolculuk sonrası havuza varıyoruz. Hava hafif parçalı bulutlu olsa da güneş yüzünü bizden çok saklamıyor. Havuz bir içim su, ayaklarımızın altına serilmiş ışıldıyor. Tam tahmin ettiğim gibi Kalimero, kendini suya çoktan bırakmış. Havuzdan selamlıyor bizi, hadi suya diye bağırıyor. Hemen eşyalarımızı şezlonga bırakıp üstümüzü çıkartıyoruz. Daha doğrusu Eager Beaver'ın üstünü çıkarmasını izliyoruz; havuzdaki bütün ahali! Kalimero’nun klorlu suyu midesine indirdiğini tahmin edebiliyorum o anda. Diğer insanların ne yaptığını inanın bilemiyorum, çok meşguldüm, hak verin benim de ilk görüşüm! Bir vücut bu kadar mı kusursuz olur. Kendime gelmem lazım, farkındayım. Havuzun mavisine bırakıyorum kendimi, Kalimero'nun şaşkın yüzüne doğru yüzüyorum. Topuklu bu gerçek mi bakışını görüp, gülümsüyorum. İçimden bu herif şimdi benim sevgilim mi diye geçiriyorum. Eager Beaver da balıklama suya atlayıp kaslı kollarıyla suyun itme gücünden yararlanarak yanımıza geliyor.

- Su çok güzel değil mi?

Kalimero imalı bir şekilde; harika diyor. Ben kendimi havuzun dibine bırakıp, tekrar yukarı çıkıyorum. Suda kaçacak başka yer yok ki gülmek için! Eager Beaver’ın muhteşem vücudunun şokunu atlattıktan sonra havuzdaki insanlar dikkatimi çekiyor ister istemez. Çünkü herkes O'na bakıyor, sonra dönüp beni inceliyor. İlk başta aldırmıyorum. İçimden daha çok bakarsınız deyip önemsemiyorum. Biraz yüzdükten sonra sudan çıkıyoruz. Centilmen sevgilim, havluyla karşılıyor beni, sımsıkı sarıp göğsüne çekiyor. Havuzun bulunduğu boylamda zamanın durduğuna eminim, kimseden ses çıkmıyor. Şezlonglarımıza uzanıyoruz, içecek bir şeyler söylüyoruz. Kalimero, kahvaltı etmediği için bir şeyler yemeyi planlıyor. O menüyü incelerken ben de havuzun etrafındaki aç kurtları inceliyorum. Kadınlar bu dünyanın en tehlikeli yaratıkları! Ne hain planlarla öldürülüyorum, biliyor musunuz?













Oklar giriyor vücuduma, ayağıma taş bağlayıp havuzun dibine atıyor birileri beni, boğulduğumu hissediyorum. Tanrım, ne zor işmiş yakışıklı bir adamla birlikte olmak! Gözlerimi kapatıp, güneşlenmeye çalışıyorum. Eager Beaver, yavaşça eğilip;
- Güneş kremi olmadan güneşlenilmez hayatım.
- Biliyorum biraz kurumam lazım.
- Bence yeterince kurudun, krem sürmemi ister misin?
- Olur canım.
- Canım? İçten mi dedin, yoksa lafın gelişi mi?
- İçten dedim.
- Önemli bir ayrıntıdır benim için.
- Bilmiyordum…

Doğruluyorum, bir dolu hırslı bakışın altında Eager Beaver'ın beni okşamasına izin veriyorum. Canlı erotik bir sahne çekiliyor o anda. İzleyicimin bu kadar çok olacağını bilseydim hazırlıklı olurdum diyorum içimden! Eager Beaver, nasıl krem sürüleceğini biliyor, inanın. Azar azar avucunun içinde kremi yediriyor, yavaşça bedenime dokunup kremin vücuduma temas etmesini sağlıyor. Sonra avucunun sıcaklığı yayılıyor tenime, krem sıcaklıkla hücrelerime girip yok oluyor. Bildiğin erotik bir film çeviriyoruz. Adı da; Havuz başı!

Kalimero'yu dahi unutmuşum, gözlerimi açtığımda elinde sandviçiyle bana bakarken buluyorum. Sadece bir ısırık almış sandviçinden, demek filmi o da kaçırmak istememiş! Tekrar uzanıyorum şezlonguma, ufak bir öpücük konduruyor yanağıma. Gözlerimi kapatıyorum. Hala ellerini vücudumda hissediyorum, içim titriyor, aklıma en ateşli seks pozisyonları geliyor. Sevişmek istiyorum o anda delicesine… Kendimi kollarına bırakmak ve zevkten inlemek istiyorum. Çığlıklarımı havuzun harcını atan ilk adamın dahi duymasını istiyorum, erimek istiyorum ellerinde, kayıp gitmek başka diyarlara… Güneşin sıcaklığı içime akıyor, enerjimi dışarı vurmak istiyorum.

Ben bu hayalleri kurarken ne kadar zaman geçti bilmiyorum, Eager Beaver'ın "hadi havuza" seslenişiyle kendime geliyorum. İlk o atlıyor, sonra ben ve Kalimero… Yüzüyoruz, birbirimize kur yapıyoruz, eğleniyoruz. Bir anda beni kendine çekip öpüyor. Yönetmenin "Action" sesini duyar gibiyim. Suda eriyen sandoz gibiyim. Yok oluyorum. Beni bıraktıktan sonra ne olduğunu inanın hatırlamıyorum. Çıkıyoruz havuzdan, şezlonglarımıza tam oturacakken bir ikoncanın takunya seslerini duyuyorum. Ardından da yapmacık ve tiz bir ses; Eager Beaver, nağğğber?
Şu n'aber kelimesini hala anlamış değilim. Hele yumuşak g ile söyleneni hiç anlayamayacağım! Eager Beaver gülerek cevap veriyor;

- İyidir canım, senden n'aber?

Canım? İçten bir canım mı? Ne bu şimdi, biraz önce bu kelimenin içten olup olmadığının çok önemli bir ayrıntı olduğunu söyleyen adama ne oldu? Şezlonguma kuruluyorum. Kalimero, çoktan kuşağını geçirmiş bekliyor. Eager Beaver o sırada bizi takdim ediyor;
- İkoncan'cım kız arkadaşım Topuklu Ayakkabı, Topuklu Ayakkabı'nın arkadaşı Kalimero.
İkoncan (Hafif bozularak): Öyleğğ miii? Heyo! Geçen gece gelmedin partiye Eager Beaver?
Heyo da ne be! Hangi ülkede yaşıyoruz. Nefret ediyorum böyle tiplerden! Türkçeyi katlediyorlar, gençliği mahvediyorlar.

Eager Beaver: Restorandaydım geç bitti işim.
İkoncan: Öyleğğ mi? (Kaç tane öyle mi diyecek acaba diye içimden sayıyorum)
Eager Beaver: Max de o gece restorandaydı.
İkoncan: Öyleğğ mi? Ondan gelmedi demekkkkk.
Eager Beaver: Sen neler yapıyorsun?
İkoncan: Benim okul devam ediyor işte, seneye biter diye bekliyorum. Çok sanmıyorum ya, aa haftaya diğer İkoncanlarla Bodrum’a gideceğiz. Çok yoruldum bu sene ben yağğğ, 4 dersim kaldı biliyor musun?
Hayatımda duyduğum en anlamsız kelimeleri aynı cümlede kullanabilen tek insan modeli, ikoncan.
Eager Beaver: Hala bitmedi mi yahu? Kaç sene oldu?
İkoncan: Burak'la ayrıldık ya bu sene o beni çok yıprattı. Bu arada boştayım hala…
Okul mu? Bu ikoncan en az 29 yaşında arkadaşlar ve hala üniversiteyi bitirememiş! Çok zor bir bölümde de okuduğunu sanmıyorum, hayır kapasite belli, oradan biliyorum. Boşta olmak mı? Ayaklı kur makinesi, tek jetonla çalışıyor kendileri!














Daha fazlasını dinleyemiyorum. Sinirlerim kaldırmıyor. Eager Beaver, ikoncanı öpüp uğurluyor. Şezlonguna yerleşiyor ve dönüp: Deli kız işte diyor. Ben sesimi çıkartmıyorum, hafif gülümseyip güneşlenmeye devam ediyorum. Kıskandığımı düşünmesini istemiyorum. Çünkü ben bile kıskanıp kıskanmadığımı bilmiyorum. Aklımdan şu düşünceler geçiyor; arkadaş çevresi hep mi böyle? Bunlarla mı takılıyor? Hayır, insan bundan bir tane tanıyamaz. Amip gibi bölünerek çoğalabiliyor bu cins. Bir tane tanıyorsan binlerce tanıyorsun demektir. Eğer bu kitleyle arkadaşlık yapıyorsa, o da onlardan olabilir. Çünkü bu kitle bir girdaptır, nasıl girdiğinizi hiç anlamazsınız, bir anda sürüklerler sizi ve geri dönüş imkânsızdır! Beyninizi alırlar, Serdar Ortaç şokuna sokup düşünme yeteneğinizi bloke ederler. Paranın gücüne, Bush'un bir ayakkabı markası, dünyanın da sadece sizin bildiğiniz yerlerden ibaret olduğuna inandırırlar sizi, öyle kalakalırsınız!

Eager Beaver güneşlenmek için yüz üstü uzanıyor, bana doğru dönüyor. Göz göze geliyoruz, o kadar güzel bakıyor ki bir an onlar gibi olmadığına kendimi inandırmak istiyorum. Bunu ölçmeliyim ama nasıl? Ben çıkmazlarımı düşünürken, tam da istediğim hamleyi Kalimero yapıyor. Çantasından Paul Auster'in bir kitabını çıkarıyor. Eager Beaver'la olacağım için yanıma kitap almayı kabalık olarak düşünmüştüm. Tabii Kalimero almakta haklı, havuzda erotik sahnelerde oynayan ne de olsa benim, sahne aralarında bir şeylerle oyalanmak lazım ama değil mi?! Kalimero'nun bunu bilinçli yaptığına adım gibi eminim, gözümün içine bakıp hamle yapmamı bekliyor. Yanımda uzanan harika yaratığın girdabından kendimi çekip kurtarıyorum ve Kalimero'ya dönüp;

- A, bitirmemiş miydin?
- Bitti ama özet geçiyorum şimdi, unutmak istemediğim yerler var.
Ve dişi örümceğin ağına erkek örümcek yaklaşır. Eager Beaver soruyor;
- Ne okuyorsun?
- Paul Auster, Cebi Delik.
- Yeni mi?

Dişi örümcek erkek örümcekle çiftleştikten sonra erkek örümceği yer. Erotik filmden belgesele geçiş yapıyorum. Yeni mi ne demek? Hayır, Kalimero’nun elindeki bilinmedik bir kitap olsa önemli değil, olabilir der geçerim. Ama bir adam Paul Auster’i tanımıyorsa… Şimdi diyeceksiniz ki, Paul Auster'i tanıyanı gördün de ne oldu. Boyum mu uzadı? Biliyorum, bu bir kıstas olmamalı. Elimde değil, sevmiyorum bu tattaki adamları! Çok belli etmiyorum, ama huzursuzum. Kalimero;

- Eskidir, okumadın mı hiç?
- Yoo okumadım.
- Ben ikinci kere okuyorum. Lisedeyken okumuştum, şimdi ikinci tura geçtim.
- Alemsin Kalimero!




















Olay tam anlamıyla gün yüzüne çıktığına göre artık yüzebilir ve suyun serinliğiyle bu durumu atlatabilirim diye düşünüyorum. Bu sefer ben "hadi yüzelim" diyorum. Hep beraber havuza giriyoruz. İçimdeki yangın bir anda sönüveriyor. Artık O’nu istemiyorum. Tam o sırada tahmin ettiğim gibi biraz önce yanımıza uğrayan ikoncan soyunma kabininde bölünerek çoğalmış olacak ki bir dolu ikoncan, ordu halinde bize doğru yaklaşıyor. Önümüzden geçip Eager Beaver’a selam veriyorlar. Bakışlardan anladığım kadarıyla Eager Beaver’ın sevgilisi olduğum haberi çoktan yayılmış. Hepsi nizami bir şekilde şezlonglarda yerlerini alıyor. Sanırım bu cins, saçı ve makyajı bozulmasın diye havuza da girmiyor. İlginç yaratıklar…

Kurgularla ve acabalarla geçen bir günün sonunda havuzdan çıkıyoruz. Kalimero, bizden ayrılıyor. Ben Eager Beaver'a bir şey belli etmemeye çalışsam da huzursuzluğumu seziyor. Akşamüstü atıştırmak için Ortaköy'e iniyoruz. Eager Beaver;

- Ne yiyelim canım?
- İçten mi?
- Ne içelim mi?
- Canım.
- Anlamadım.
- Önemli değil…

Eager Beaver, bugünden bir şey anlamasa da ben kendimle ilgili yeni bir şey daha öğrenmiş bulunuyorum. Bir erkeğin sadece yakışıklı olması benim için önemli değil. Bukowski bile benim için daha çekici… Aynı dili konuşmak, hayata aynı pencereden bakmak ve bir birikime sahip olmak… Bunlar olmadan, karşımdaki erkek Tanrı'nın yarattığı en güzel yaratık dahi olsa benim için hiçbir anlam ifade etmiyor… Aşkın tarifi benim kitabımda farklı, kendimi yeniden keşfediyorum. Zekanın en büyük afrodizyak olduğunu da kendime kanıtlamış bulunuyorum.

Aşk, fedakarlık ister. Benim istediğim fedakarlık da zeka olsa gerek…

25 Ağustos 2009 Salı

Clark Kent 2

Kalbimin sesini sitenin girişindeki güvenlik görevlisinin dahi duyduğuna eminim. Bu yaşta bu kadar heyecan fazla değil mi? Hani 30’u geçince tecrübeli oluyorduk, hani duygularımızı kontrol edebiliyor, yatakta harikalar yaratabiliyor, dişiliğimizi çekincesiz yaşayabiliyor, kendimizden emin takılabiliyorduk? Külliyen yalan! Elinde elma şekeriyle lunaparktan dönen bir kız çocuğundan farkım yok işte… Bitmesin diye yemezsiniz ya hani şekerinizi saklarsınız, bu da o hesap! Şimdi mi yesem, sabaha mı bıraksam?*Ya erirse, ya başkası yerse?

Kafamın içinde dönüp dolaşan tilkilerin birbirine çarpmasını engelleyemiyorum. Aklıma hep ya bu bir hesaplaşmaysa, ya bu benim diyetimse? Belki de hayatım boyunca aradığım adamı bulamamamın nedeni budur. Eager Beaver’ın ahı… Şimdi empati kuralım. Lise çağları, en deli dolu yaşanan yıllar. Ben o yılları istediğim gibi yaşadım. Peki, Eager Beaver? Benim onu sevmem için bekledi, ben hep görmezden geldim, onu bilmeden istemeden üzdüm. Ama bırakmadım da, gitmesine izin vermedim. Düşündükçe hatırlıyorum, bir hafta uzak dursam, ikinci hafta Eager Beaver’la aramı düzeltiyordum. Çocukluk mu? Hayır canım, düpedüz kaltaklık! Bu ilgi ve sevgi hoşuma gidiyordu. Şimdi sakın bu onun tercihiydi diye yorumlar yapmayın. Aşk, sevgi böyle bir şey değil. Hiç anlamazsınız, bir adamı/kadını hayatınızın merkezine yerleştiriverirsiniz. Onun isteklerine göre düzeninizi/planlarınızı değiştirirsiniz. Bu 5 yaşındayken de olabilir, 75 yaşındayken de… Sevginin yaşı yoktur dedikleri bu olsa gerek işte!


















Tanrı da inanın bana boş durmaz. Oturur her şeyi izler, hesabını tutar. Bunun bedelini de size muhakkak ödetir, ama öyle başka başka olaylarla değil birebir o insanla hesaplaşmanızı sağlar, bir şekilde karşınıza çıkarır onu. Ha bunun adı karma mıdır, Tanrı’nın parmağı mıdır adını kendinize göre koyun işte. Ama Tanrı/karma eni sonu size bunu ödetir. Adisyonunuza bakarsınız, itiraz etme hakkınız yoktur, yediğiniz boklar ortadadır. Eager Beaver da benim diyetim işte. Yemişim bu boku ödeyeceğim! Gitmiş metamorfoza uğramış ve tekrar bu dünyaya dönmüş, her yaşta kadının itiraz edemeyeceği bir erkek olmuş, arabada yan koltukta bana bakıyor. O zaman şu yukarıdaki soruyu bulunduğum duruma göre değiştireyim*; şimdi mi ödesem, sabaha mı bıraksam?


Hadi olayı farklı bir açıdan ele alalım. Pozitif düşünceye yönelelim (Kişisel gelişim kitapları okuyan özünü bulamamış, olgunlaşamamış insan modelinin kuracağı bir cümle oldu). Belki de hayatımın erkeği odur. Yıllarca bunun için beklemişimdir. Beni gerçekten sevecek, değer verecek, iyiyi/kötüyü paylaşacak adam O’dur. Belki de karma/Tanrı artık bunu hak ettiğimi düşünüyordur. Eager Beager hala yan koltukta oturmuş bana bakıyor. Ben tilkileri kovalıyorum. En sonunda sessizliği O bozdu (Hadi size kişisel gelişim kitaplarından bir not daha; ilk konuşan kaybeder);

- Ne düşünüyorsun?
- Yarın hava yağmurlu olacakmış. Acaba havuza gitmesem mi diyorum?!

Nasıl yalan! İşte kadınların böyle bir tarafı var. İnsanın gözünün içine baka baka yalan söyleriz. Sanki hiç şu yukarıdaki 4 paragrafı ben düşünmemişim, Eager Beaver’ı sevişirken hayal etmemişim, vücudunun kıvrımlarını, zevk alırken inler mi yoksa sadece gözlerini kapatıp anı mı yaşar, boxer’ı ne renk diye merak etmemişim!

- İstersen sabah buluşur birlikte gideriz. Yağmur yağacağını sanmıyorum.

Sabah, buluşmak? Demek yırttım. Daha düşünecek zamanım var! Beni sadece eve bırakmak için buraya kadar gelmiş. E, ne bu şimdi beni istemiyor mu? Hani unutamamıştı, hani yıllarca beni aramıştı? Bu cevabı da beğenmedim. Tanrım ben nasıl bir kadınım! Hiç tatmin olamayacak mıyım? Bu nasıl bir doyumsuzluktur? Ama bir yandan da iyi bir cevap, bana zaman kazandırıyor. Yoksa gay mi? Belki de yavaştan almak istiyor, olamaz mı yani! Ama ya bi’ susun! Sarhoş kafamla bu cümle ağzımdan çıktı mı, inanın bilmiyorum!

- Tamam, sabah konuşuruz o zaman, telefon numaramı vereyim sana.
- Gerek yok bende var.
- Anlamadım?
- Rezervasyon senin adınaydı, unuttun mu?
- Evet benim adımaydı ama…
- Soyadını unuttuğumu düşünmedin herhalde, ben sana ne diyorum kaç saattir? Seni göreceğimi biliyordum!
- Ha, sen hazırlıklıydın yani. Her şey planlıydı, öyle mi?
- Hayır, nereden çıkartıyorsun? Plana gerek var mı sence?

Camdan dışarı baktım, apartmanda hala uyanık olanlar vardı. 3. katta oturan yeni evli çift daha yatmamıştı. Televizyonun ışığı dışarı vuruyordu ve devamlı siyahtan farklı renklere dönüşüyordu. Demek biri televizyonu zaplıyordu. Evlilik sıkıcı olabiliyor işte. Devamlı değiştirmek istiyorsun. Hayatın da bir kumandası olsa ya, istediğimiz ana geri dönebilsek, hatalarımızı düzeltsek, seçimlerimizi değiştirebilsek, sonra baktık olmadı tekrar değiştirsek… Çok mu istedim?

- Böyle düşünmeni istemiyorum gerçekten. Ben uzun zamandır bu anı bekliyorum, lütfen bir yanlış anlamayla bozulmasın!
- Yok, ben dalmışım öyle. Bozulan bir şey yok. Çok içmişim sanırım. Uyusam iyi olacak. Yarın sabah ararsın beni.
- Kaçta uyanırsın?
- Kaçta ararsan.
- Hala komiksin, biliyor musun?
Küçük bir kız gibi gülümseyerek boynumu eğiyorum. İşte yine yanaklarım kızardı; iyi geceler.
- Sana da…













Alnıma ve yanağımla dudağımın arasına konulan iki busenin ardından otomobilden iniyorum. Tanrım dudakları ne kadar yumuşak! Diyetim buysa ödemeye razıyım diye düşünürken kendimi evimde buluyorum. Hemen Kalimero’yu arıyorum, saatin kaç olduğunun ne önemi var, değil mi? Telefon uzun uzun çalıyor. En sonunda Kalimero telefonunu açıyor. İlk söylediği cümle;

- Banyoda mısın?
- Yoo neden?
- Ne bileyim, sevişirken bir şey oldu da banyoya girip beni aradın sandım.
- Yoo…
- E sevişmediniz mi?!
- Yooo…
- Yoo demeyi bırakacak mısın, yoksa radyasyona mı maruz kaldın?
- Yooo aklım karışık.
- Bir şey mi dedi sana?
- Hayır.
- Ne yaptınız bunca saattir?
- Sahil yolundan geldik, arabada konuştuk biraz.
- Ne konuştunuz?
- Hatırlamıyorum.
- Sen iyi misin?
- Değilim, sence bu bir diyet mi?
- Valla sevişmek istemiyorsan sen bilirsin. Ama seksin rejimi olmaz, yani bu hastalık değilse en azından…
- Ya onu demiyorum. Şimdi ben zamanında O’nu üzdüm, Tanrı da bana bunu ödetmek istiyor olabilir mi?
- Şimdi eğer üzülürsem diye korkuyorsan sana bir soru sorayım. O’nunla yatmadım diye üzülür müsün?
- Deli misin, tabii üzülürüm. Şimdiden kanım çekildi söyleme böyle şeyler!
- Ben söylerim, lafımı kesme. Peki, birlikte olursanız, bu bir ilişkiye dönüşürse ve O’nu gerçekten seversen, sonra da ayrılırsanız üzülür müsün?
- E herhalde üzülürüm, soru mu bu şimdi?
- Tamam o zaman korkacak, kaybedecek hiçbir şeyin yok. Birinde hayatın boyunca tüh neden yatmadım diye üzüleceksin, diğerinde de tüh keşke böyle olmasaydı diye üzüleceksin. Birinde her gün, diğerinde belki 5 gün, belki 5 ay ağlayacaksın ki en son o dangalak için sadece 2 gün üzüldün, hatırlatırım. Hani seviyordun? Geçti gitti işte. Hiç olmazsa üzülürsen adam gibi biri için üzülürsün. O erkek bozuntusu, kararsız geri zekâlı gibi biri değil Eager Beaver. Düzgün bir adam. Hem o top kafalıdan 100 bin kat daha yakışıklı, işi gücü belli, başarılı, akıllı daha ne istiyorsun salak mısın?
- Nefes alacak mısın?
- İstersem alırım. Gece gece aramayı biliyorsun hanımefendi. Gerçekleri duymak ağırına gitmesin.
- Haklısın. Yarın sabah arayacak beni. Biliyor musun, rezervasyon yaptığım günden beri geleceğimi biliyormuş. Numaram kaç gündür elindeymiş, ama aramamış.
- Dedim sana adam akıllı diye ama havaya konuşuyorum!
- Ama hiç belli etmedi ilk başta. Planlıymış gibi geldi bana.
- Ne yapacaktı, kapıdan girdiğinde konfeti yağmuru beklemiyordun herhalde!
- Abartma, tamam!
- Eager Beaver tam bir beyefendi gibi davrandı. İstifini hiç bozmadı, gayet kibardı, ilgiliydi. Elini üzerinden hiç çekmedi, ama nerede duracağını bildi. Daha ne istiyorsun? Aşktan kaçabileceğini mi sanıyorsun?
- Ya tamam ben saçmalıyorum. Farkındayım.
- Neden yukarı gelmedi?
- Bilmiyorum, gerçi ben sormadım gelir misin diye? Ya da sormakta geç kaldım. Otomobilin içinde düşündüm durdum.
- O da korktun sanmıştır. Neyse daha iyi, ilk geceden yatmayın zaten.
- Aman bunun ilk gecesi, haftası mı olurmuş? Kaç yaşındayız yapma sende!
- Olsun daha iyi. Gerçi ben çok merak ediyordum ne yapacağınızı ama neysseee nasıl olsa yatacaksınız. O zaman anlatırsın.
- Ay, tamam hatırlatma. Delireceğim şimdi. Uyumam lazım. Sabah arayacak havuza birlikte gideceğiz.
- Ben de geliyorum.
- E istiyorsan gel.
- Merak ediyorum Topuklu, ne yapacak acaba?
- Hah, bir de bu tilkiyi sal kafama uykum iyice kaçsın. Sabah çipil çipil gözlerle havuza gideyim.
- Tamam, tamam hadi yat uyu. Sabah beni de uyandır. Uyur kalırım, kaçırırım valla içim içimi yer.
- Olur, uyandırırım hadi iyi geceler.
- Sana da aşk böceği ahahahah!
- Bak bana böyle deme, sinirim bozuluyor!
- Demem tamam, hadi iyi geceler.
- Sana da…














Kalimero haklıydı. Neden korkuyordum ki? Güzelim, başarılıyım, düzgün bir ilişkiyi hak ediyorum. Eager Beaver beni istiyor, ben onu istiyorum. Sorun ne olabilirdi ki? Duşumu aldım, yatağıma uzandım ve Alice’in Harikalar Diyarı’na daldım.
Öğlene doğru çalan telefonla harikalar diyarından çıktığımı düşünürken, gerçek dünyadaki harika bir adamın sesini duydum. Bana günaydın diyordu. Bir gün bundan daha güzel başlayamazdı. Kalimero, yerden göğe kadar haklıydı. Aşktan kaçamıyorsunuz. Aşk, sizden daha hızlı davranıyor ve hep bir adım önünüze geçiyor ya da aşk, düşünme yeteneğinizi elinizden alıyor. Her ne olursa olsun ben bir şeyleri feda edeceğimi biliyorum. Olsun, aşk fedakârlık ister demezler mi?

Clark Kent

Okul yılları güzeldir. İyi-kötü birçok anıyla doludur. Dünyanın en büyük sorununun beğendiğimiz çocuğun bize bakmadığını düşündüğümüz yıllardır bunlar. Sabahlara kadar hayal kurduğumuz, pembe yanaklarla dolaştığımız, röflesiz, manikürsüz, pedikürsüz, kalın kaşlı halimizle ergenliğe adım attığımız zamanlardır… (Gerçi yeni nesil bu durumu aştı. Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler. Etekler uzun, saçlar toplu gezerdik) En doğal, en saf hallerimizdir o günler. Yalansız, dolansız sevdiğimiz, aşkı en duru yaşadığımız anlardır… Kız kıza dedikodunun, telefon trafiğinin durmadığı dönemlerdir;

- Bugün servisten inerken bana baktı biliyor musun? Kesin hoşlanıyor benden!
- Ahmet de bugün patates kızartmasını benimle paylaştı, inanabiliyor musun?!

Bu kadar safızdır işte. Bir bakışla, bir adet patates kızartmasıyla dünyamızın değiştiği o yıllar. Ah o yıllar… Sınıfın/okulun en popüler kızıyla/erkeğiyle kurulan hayallerin gerçekleşmesini sabırsızlıkla beklediğimiz ah o yıllar…

Bir de sınıfın/okulun inekleri vardır yüzüne bakmadığımız. İnek diye tabir ettiğimiz bu tiplerden biri mutlaka size âşıktır. Yazılıda size kopya verirler, sözlüde (Bu tipler hep en ön sırada otururlar, zaten boyları da kısadır) kitabı açıp fısıldayarak iyi not almanız için çalışırlar. Onları hep çok severiz, ama sadece arkadaşça… Çekingendirler zaten, gelip de sana aşığım diyemezler. Hep bir hayal kırıklığı yaşatırız onlara, okulun en serserisinin peşinden koşarız. O serseri ‘Hadi gel, okuldan kaçalım’ dediğinde ne annemizi, ne de babamızı düşünürüz. O serseri maceraperesttir, korkusuzdur. Erkekliği korkusuzluk ve cesaret olarak görürüz hep. O gece gündüz ders çalışan çocuk, erkek değildir, insandır bizim gözümüzde. Zaten kısadır, gözlük takıyordur, diş telleri vardır ya da biz öyle görürüz onu. O gözlüğün arkasındaki çakır yeşil gözleri algılayamayız.












Şimdi diyeceksiniz ki; E Topuklu Ayakkabı, neden bize bunu anlatıyorsun?’
Dün gece arkadaşlarımla dışarı çıktık. Herkesin dilinde dolaşan, ay yemekleri muhteşem dediği mekânlardan birine gittik. Güzel güzel siparişlerimizi verdik. Ben iş yerindeki ‘Dahi’nin yenilikçi ruhundan ve yenilikçi ruhunun yansıması olan kalçalarından bahsederken arkadaşlarıma, yanıma 1.80 boyunda, sarışın, yemyeşil gözleri olan bir adam geldi. Önce dikkatle suratıma baktı, hafiften gülümsedi;

- Sen, Topuklu Ayakkabı! Evet evet sensin değil mi?
- Tanıyamadım, pardon?
- Benim Eager Beaver.
- Hangi Eager Beaver?
- Liseden Eager Beaver yahu! Aynı sınıftaydık, hatırlasana!

Küçük dilim kıçıma çarpıp tekrar yerini alıyor. Bu Eager Beaver denilen çocuk; lisede bana aşık olan, yazılıda/sözlüde her zaman bana kopya veren, serviste ben uyurken üşümemem için camı örten, boyu benden kısa olduğu için en ön sırada oturup ders boyunca arkası dönük beni izleyen, gözlüklerinin arkasından saf duygularla beni süzen Eager Beaver!

Tanrım, ne kadar yakışıklı olmuş! Okul boyunca suratına bakmadığım, sadece arkadaşça görüştüğüm Eager Beaver; geniş omuzları, sarı dağınık saçları ve yeşil gözleriyle işte tam karşımda! Ne yapmalı şimdi? Hayatımın aşkı diye boynuna mı atlamalı, yoksa her zamanki gibi mi olmalı?

Ben ikinci seçeneği tercih ettim. Hafifçe gülümsedim, halini hatırını sordum. Masadaki diğer arkadaşlarımla tanıştırdım. Onu gördüğüm için sevindim, ama her zamanki gibi mesafeli havamı korudum. İçten içe bittim ama! Bir insan bu kadar mı değişir? Özcan Deniz halt etmiş, asrın en değişen adamı Eager Beaver! Pantolonun paçaları yerleri süpüren, sünnet ayakkabısıyla sınıfa gelen, Almanca sözlüsünde kekeleyen, Reading dersinde arka sıradan sesi duyulmayan adam gitmiş, onun yerine ‘erkek’ gelmiş. Şimdi karşısında yelkenleri suya bıraksam, ah çok yakışıklısın, çok değişmişsin desem ya da ima etsem benim o restorana gelen diğer kadınlardan hiçbir farkım kalmayacak. Ne yapacaksın, eski tas eski hamam takılacaksın. O kendini hala beyaz ayakkabılarıyla hissetsin boş ver…


















Bu arada Eager Beaver, bu herkesin yemeklerine ayılıp bayıldığı restoranın sahibi… Sonradan anladım ki, bu restoranın yemekleri öyle muhteşem değil, muhteşem olan Eager Beaver! Neden bütün bekâr kadınların bu restorandan rezervasyon almak için yarıştıklarını şimdi anlamış bulunmaktayım. Herkes adamın peşinde!
Tabii kızlarla hemen başladık dedikoduya… Kızım okulda hiç mi fark etmedin mi bu çocuğu? İnsan nasıl atlar bu güzelliği? Sevgilisi var mı acaba? Nasıl sevişiyordur? Kesin kötü sevişiyordur, çok yakışıklı! Bütün restoranla yatmış mıdır? Acaba gay mi? Belki yaş ilerledi, artık ciddi bir ilişki istiyordur… Bunun gibi akla gelmeyecek en saçma şeyleri dahi sorguladık. Tabii öyle yüksek sesle konuşamıyoruz, yan masadaki hatunlar tanıyor Eager Beaver’ı… Neyse zaman ilerliyor, Eager Beaver masamıza geliyor, bana hafiften sarılıyor, yemeklerimizi beğendiniz mi diye başlıyor, konu nasıl oluyorsa eski günlere dönüyor ve;

- Biliyor musunuz kızlar Topuklu Ayakkabı benim ilk aşkım. Çok aradım onu okul bittikten sonra ama bulamadım, Facebook’dan da baktım çıkmadı. Sırf Pilav Günü’ne gittim okula, belki o da gelir diye ama gelmedi. Ama sonunda çıktı işte karşıma…

Midem kasılıyor, yediklerimi o anda iade edebilirim! Ne diyeceğim şimdi ben? İşin içinden çıkamıyorum, sadece gülümseyerek yere bakıyorum, yanaklarım kızarıyor, hissediyorum. İşte yakalandım, okul yıllarındaki o saf kız bir anda çıkıyor ortaya! Aslında sevinmem lazım, o kızı hala öldürmemişim, içimde bir yerlerde yaşıyormuş da haberim yokmuş.

Benim akıllı arkadaşım Kalimero atlıyor hemen;

- O da sizden çok bahsetmişti okul yıllarından konuşurken. Eager Beaver olmasaydı sözlülerden geçemezdim demişti!
Ne alaka?! Öyle kalakalıyorum, Eager Beaver daha sıkı sarılıyor bana…

- Özel bir şarap açtıracağım şimdi, bu gecenin şerefine.

Bir sandalye çekip yanıma oturuyor. Eli omzumda konuşmaya başlıyor. Diğer masalardaki hatunların bakışlarını size anlatamam. İçlerinden bana nasıl küfrettiklerini duyabiliyorum. Yer sarsılıyor kadınların öfkesinden! Ortadan ikiye kesiliyorum, gözlerim oyuluyor, tokat üstüne tokat yiyorum. Bizim kızlar durumun farkında değil dalmışlar Eager Beaver’ın yeşil gözlerine, o ne söylerse gülüyorlar. Şarabımız geliyor, Cotes D'avanos… Çok severim! Gözüme daha yakışıklı görünmeye başlıyor, artık şaraptan mı bilemem!

Aşktan, evlilikten, neden bu yaşta hala evlenemediğimizden, gezdiğimiz ülkelerden, ekonomiden her şeyden ama her şeyden konuşuyoruz. Çok severim böyle erkekleri; kültürlü, araştırmacı, kompleksiz, her konuda bir fikri olan, dinlemeyi bilen… Daha ne isterim ama değil mi? Tek korkum, eski yılların acısını benden çıkarması… Ya bu bir komploysa!

Zaman su gibi akıp geçiyor. Eager Beaver’ın müdavimleri artık umudu kesmeye başlıyor ve masalar bir bir boşalıyor. Ben kadınların keskin bakışları arasında küllerimden doğuyorum ve elimi Eager Beaver’ın omzuna atıyorum. Yan gözle beni bir süzüyor ve gülümsüyor. Birkaç masaya iyi geceler demek için masadan ayrıldığında bizim kızlar hemen dedikoduya başlıyorlar;

Aşk Böceği: Bu adam sana hala aşık ben sana söyleyeyim!
Kalimero: Bak hala o geri zekâlı kararsız öküzü düşünüyorsan seni vururum!
Parti Kızı: Ben Eager Beaver’ı neden daha önce hiç görmedim yahu! Kısmeti senmişsin işte…

Ben masada öyle kalakalıyorum. Kıpırdayamıyorum dahi! Yoksa yoksa aşık mı oluyorum?! Hayır hayır bana bunu yapma, şimdi değil, olmaz. Aklım karışıyor, başım dönüyor. Tam o sırada bir el yüzümü okşuyor. Bütün o telaş, kalbimin pırpırı geçiyor. Sakinleşiyorum. Bu aşka karşı koyamıyorum…














Şarap yenileniyor, sohbet bitmiyor. Artık en sonunda gecenin 2’sinde kalkma kararı alıyoruz. Ben uzun zamandır ilk defa sarhoş oluyorum, araba kullanacak durumda değilim. Eager Beaver’ın koluna giriyorum, kısa bir yürüyüş mesafesinden sonra otoparka geliyoruz. Kızlar da arabalarını almama kararı alıyorlar. Hemen bir taksi çeviriyor Eager Beaver, kızları yolcu ediyoruz. Sanki mekân benim! Arkalarından el sallıyorum, oysa o taksiye binmem gerekmez miydi?

Eager Beaver aracını istiyor, ben sanki yıllardır onunlaymışım gibi araca biniyorum. İkimizde devamlı gülümsüyoruz. İçimden ne kadar salakça diyorum, neden gülüyoruz ki! Ama tutamıyorum kendimi, kaslarım çalışıyor işte! Ben camı açıyorum ve boğaz yolunun güzelliğine kaptırıyorum kendimi. Eskiyi hatırlıyorum, bu yolu servisle geçtiğim o çocukluk yıllarını… Eager Beaver bir anda camı kapatıyor;

- Üşüyeceksin…

Kafamı çeviriyorum ve yeşil gözlerinin tam içine bakıyorum. İçimden; yıllardır seni mi beklemişim ben diyorum… Daha da duygusallaşıyorum. Evimin yolunu hatırlayacak kadar içmemişim demek yolu tarif edebiliyorum. Sonunda yol bitiyor ve evimin önündeyiz. Ne yapacağım şimdi?

Devamı yakında!

28 Temmuz 2009 Salı

Kimsin sen?

Herkesin hayalleri vardır.

Birilerinin ‘bir’ isteği vardır.

Kimilerinin de parmağı vardır.

Hayat herkese aynı cömertliği göstermez, gösteremez de! Yoksa hiçbir canlının bir diğerinden farkı olmaz. Herkes aynı olunca da bu hayatın tadı kalmaz. İnsanlar hayal kurar. Kadınlar bebek ister, erkekler gözüne kestirdiği kadınla yatmak ister, çocuklar eğlenmek, yaşlılar dinlenmek ister. İstemenin sonu yoktur. Doğamızda vardır, engelleyemeyiz. Peki, istemekle hayal etmek ve bu hayali gerçekleştirmek arasındaki o ince çizgiyi kim görebiliyor? Farkında mısınız neler istediğinizin? İstediğinizin size faydası ne? Limit nedir? Hayallerinizle istekleriniz ne kadar örtüşüyor? Şimdi diyeceksiniz ki; aradaki fark ne? O kadar büyük ki…

Bugüne kadar hangi hayalinizi gerçekleştirdiniz, düşünsenize… Hiç olmak istediğiniz kişi olabildiniz mi ya da istediğiniz işte mi çalışıyorsunuz? Kimler girdi hücrelerinize, genetiğinizde kimin parmağı var, bir ‘hayal etsenize’… İstediğimiz hiçbir şey olamıyoruz bu dünyada. Hep birileri parmak atıyor hayallerimize. Oysa çocukken sormasını biliyorlar;

- Büyüyünce ne olacaksın bakayım sen?
- Dansöz!
- Ahahah sizin kız çok âlem valla!

Birilerinin bizim için yaptığı tercihlerle hayatımızı geçiriyoruz. Sonra da utanmadan, yaşadığımız hayatın ‘kendi’ tercihimiz olduğunu söyleme cüretinde bulunuyoruz. Şu bilmem kaç katlı cam kavanozda ne cevherler ölüyor, solup gidiyor. Ben kendimi daha şanslı görüyorum, en azından durumun farkındayım. Ama çevremdeki insanlara bakıyorum, düzene o kadar kaptırmışlar ki kendilerini; içlerindeki insanı, her sabah uyandıklarında biraz daha öldürmeyi başarabiliyorlar. Sonra da sevgilileri onları terk ettiğinde: ‘Beni çok kırdı’ deme cesareti gösterebiliyorlar. Oysa sevgilinin karşısındaki sen değilsin ki… Sen bir kuklasın, her sabah yüzünü boyayıp sahnenin arkasındaki elin seni yönetmesine izin veriyorsun. Sevgilinin karşısına da aynı ‘yüzle’ çıkıyorsun, içindeki seni hep ücra köşelerde karanlığa mahkûm ediyorsun. Birileri seni üzdüğünde de o ücra köşedeki seni zedeliyorsun… Üstüne de ben onu istiyorum diye ağlıyorsun. Dondurma mı bu? Ne hakla istiyorsun? Sevgilin seni hiçbir zaman tanımadı ki... Hayallerindeki adam o muydu peki?

Bu çok acı. Kendinize bunu yapmayın. Hayallerinizi ötelemeyin, bu banka kredisi değil. Zaman geçip gidiyor, her geçen gün de bizden faizini fazla fazla alıyor hayat... Farkındalık iyi bir şeydir, utanmayın söyleyin: ‘Babam istedi işletme okudum, ama ben marangoz olmak istiyorum. Annem bu adamla evlenmemi uygun gördü ama ben köşedeki manavla yatmak istiyorum’ deyin. Utanmayın isteklerinizden… Kendiniz olun, katıksız, yalansız. Eyleme geçin. İstekleriniz, doğru istekler olsun. Hayallerinizle paralel dilekler dileyin evrenden. O zaman daha mutlu olacaksınız.
Bırakın yahu şu kavanozlara girmeyi bu kadar istemeyi. Yüzlerce CV oradan o masaya sürükleniyor. Evrene bırakılan sanal atıklar, boşu boşuna istemediğiniz bir üniversitede geçen yıllar, hayalinizde olmayan bir ev, ailenizden kopup giden günler, gereksiz mesailer… Ne için?

Ekranın karşısında bu yazıyı okuyan sizler; avuçlarınızı açın ve bakın, ne görüyorsunuz. Hiçbir şey… İşte hiçbir şeysiz ölüp gideceğiz, bırakın hayalleriniz gerçekleşsin. Elleriniz sizin için çalışsın, kalbiniz hak eden insan için atsın, sevginiz evrene yayılsın, mutluluğunuz yüzünüzden okunsun. Hiç kimseye bu hayatı yaşadığınız için hesap vermek zorunda değilsiniz. Sizin sarı kızdan bir farkınız yok. Aynı metan gazı, aynı oksijen…

21 Haziran 2009 Pazar

3’ü 1 arada devam…

Bu yazıyı okumadan önce lütfen önceki yazıyı okuyunuz!

Topuklu ayakkabılarım ve ben kendinden emin adımlarla arabaya doğru ilerliyoruz. 3’ü 1 arada öyle güzel gülümsüyor ki bana, içimden bir şeyler kayıp gidiyor. O andaki tek düşüncem, düşmemek! Arabaya biniyorum… Parfüm kokusu sarmış her yeri, bütün duyularım bir anda harekete geçiyor…

- Beyazlar çok yakışmış sana…

Küçük bir gülümsemeyle cevap veriyorum. Kendimi çok kaptırmamaya çalışıyorum, çünkü genelde erkekler kadınları hüsrana uğratır. Nasıl mı?

Çok ateşlidir ‘ama’ kötü sevişiyordur… Karizmatiktir ‘ama’ erken boşalıyordur. Çok duygusaldır ‘ama’ penisi yoktur (Vardır da yoktur işte!)… Anlayışlı ve olgun bir erkektir ama çöpü vardır (Kadınlar evlenip boşanmış ve çocuğu olmayan erkeklere çöpsüz üzüm der)... Kısacası her erkeğin bir ‘ama’sı vardır. Milyon tane örnek verebilirim size şimdi ‘ama’ bizim esas oğlanı anlatmak istiyorum.
Bu kadar da mükemmel olunmaz ki… Hem bu kadar kusursuz olsa şimdiye bir çakal kapmıştı bu adamı, vardır bir defosu diye diye içimden söylenirken Boğaz’ın eşsiz manzarasına kaptırıyorum kendimi… Tam Aşiyan Mezarlığı’nın önünden geçerken üç kere kornaya basıyor. Ne oluyor yahu dememe kalmadan başlıyor anlatmaya…

Efendim, zamanında iki sevgili kavuşamayacaklarını anlayınca, tam burada boğazın serin sularına kendilerini bırakmışlar. Eğer sevgilinizle Aşiyan Mezarlığı’nın önünden geçiyorsanız virajı alırken, üç kere (neden üçse) kornaya basarak onlara selam verirmişsiniz. Bu hikâyeyi duydunuz mu bilmiyorum ama çok gereksiz geldi bana… Ölen iki zavallıya inat, bakın ben sevgilimi aldım yanıma, Boğaz’ı turluyorum dercesine!

Elim gayri ihtiyari radyoya uzanıyor o anda, Lounge FM açık. (Burayı iyi okuyun, hatta tekrar tekrar okuyun) Sesi kısmak istiyorum ki söylediğini anlayayım. O anda yanlış bir tuşa basıyorum ve Kral FM ile karşılaşıyorum. Kanalı ilerletmiyorum arkadaşlar, Kral FM kayıtlı!

İşte birinci kusur baş gösteriyor. 3’ü 1 arada’nın içinden küçük bir İbrahim Tatlıses çıkıveriyor, tam yanağının kenarından elinde mikrofonla bana el sallıyor. Kusursuz tıraşı yüzünden bir sinek gibi aşağı kayan İbrahim Tatlıses; sağ omuza çarpıp koltuk arasına düşüyor; ‘Selam bacım, heleley heleley’… Ses yavaş yavaş uzaklaşıyor.

3’ü 1 arada’nın surat ifadesi bir anda değişiyor ama büyük bir soğukkanlılıkla kanalı Lounge FM’e ayarlıyor ve bana dönerek;

- Haşmet’in kanalı, benden çok o kullanıyor arabayı!

Ben hemen soruyorum;

- Haşmet kim?

- Benim şoförüm, ama özel randevularımda ben kullanmayı tercih ediyorum.

Ben kendimi zor tutuyorum, ama kızardığımın farkındayım. Hem Haşmet gibi bir ismi olan adamın şoför olmasına üzülüyorum, hem açıklamanın gerçek olup olmadığını düşünmeye başlıyorum. Üçüncü randevumuz ve ben şoförü olduğunu yeni öğreniyorum… Ya Haşmet diye biri yoksa, ya bu 3’ü 1 arada içinde bir İbrahim Tatlıses besliyorsa?

- Bir şey mi oldu hayatım?

Ben hemen oyuna geri dönüyorum ve ideal kadını oynamaya başlıyorum.

- Hayır canım, Boğaz’ın havası çarptı herhalde…

İçimden sürprizi merak etmeye başlıyorum. Ya 3’ü 1 arada’nın içinde kurumsal yapısını bozan bir yaratık varsa, ara ara böyle bir anda çıkıp beni korkutursa…

Sürpriz, Kalimero’nun tahmin ettiği gibi, 2 hafta arasanız da randevu alamayacağınız bir mekânın Boğaz manzaralı en ön masası… Her zamanki gibi inanılmaz kibar ve centilmen kendileri… Sürpriz için teşekkür ediyorum. Beni her defasında şaşırtıyor, mutasyona uğramış Mahsun Kırmızıgül ile mi birlikteyim sorusunu defalarca soruyorum kendime!

Hayatlarımızdan, ailelerimizden bahsetmeye başlıyoruz. Annesiyle babasının ayrı olduğunu daha önce söylemişti, fakat bu sefer detaylara giriyoruz. Gözleri Boğaz’ın serin sularına dalıyor ve annesini anlatmaya başlıyor. Öyle bir anlatıyor ki; sanki Mesih dünyaya ineli çok olmuş da insanoğlunun haberi yokmuş gibi…

İşte kusur, budur! İbrahim Tatlıses’in kendisi karşımda otursa bu kadar rahatsız olmam herhalde! Erkeklerin bu ‘anneciliğinin’ tasvir edilemeyecek boyutta olmasını bir bakıma anlıyorum, evet, kadınlar bir mucizedir. Bir erkeğin bu mucizeyi anlaması yıllar alır, tamam. Annelik dünyanın en kutsal terimidir, eyvallah! (Haşmet ağzı) ‘Ama’ bu kadar da abartmayın yahu! Hepimizin annesi var. Benim annem de dünyanın en iyi annesi bana göre. E ne olacak şimdi, horoz dövüşü mü yaptıralım?














Babası alkolikmiş, anne çocuklarını almış ve boşanmış. Sonra tekrar evlenmiş. Bakın bu çok önemlidir erkek çocuğu için. Eğer anne tekrar evlenmişse, travmanın boyutunu iki ile çarpın. Küçük Emrah, Küçük Emral serisini hepimiz hatırlıyoruz herhalde değil mi? İşte bu bir Küçük Emrah hikâyesi…

Babasız büyüyen erkeklerin travmaları çok ağırdır. Hiçbir terapist, hiçbir kadın bu örselenmeyi yok edemez. Bu kız çocukları için de geçerlidir, ben de babasız büyüdüm. Erkekleri tanımam; tanımam demeyeyim, erkekler hakkında fikir sahibi olmam, babaları olan kız çocuklarına göre daha uzun sürdü. Rol model yoktu önümde, hep başkalarının babalarını izleyerek baba nedir anlamaya çalıştım. Erkeklere karşı olan güvensizliğimi azaltmam zaman aldı ki hala şüpheli yaklaşıyorum erkeklere ve evet, bu benim kusurum! Bunu kabul ediyorum. Ey annesine tapan erkekler siz de lütfen, lütfen bunu kabul edin. Kusurlusunuz!

Merak beni dinlemeye zorluyor. Alkolik bir baba, çalışan bir anne, ilgisiz bir üvey baba, zavallı Küçük Emrah ve ben gecenin ilerleyen saatlerinde masadan kalkıyoruz. Arabayı mekânın otoparkında bırakma kararı alıyor 3’ü 1 arada; ‘ Haşmet yarın gelir, alır’ diyor. Ben Haşmet’i de merakıma dâhil ediyorum. İşte bu saçma diziler bu yüzden tutuyor, ben bile bu çemberin içine girdiysem bütün gün evde dizi izleyen kadınlar ne yapsın!

Mekânın kapısında el ele tutuşup taksinin gelmesini bekliyoruz. Gözlerimin içine bakıyor ve yanağıma ufak bir öpücük konduruyor. İşte ipler o anda dalgalanmaya başlıyor. Kadınlar merhametlidir ve erkekler bunu çok iyi bilir. Yaptığım hatanın farkındayım, bu adamı hiçbir zaman düzeltemem. Çünkü bunu daha önce denedim, olmuyor! Böyle adamlar kendi lanetleriyle yaşamaya mahkûm, biliyorum bunu, biliyorum işte! Ama bile bile bu sevgi dolu küçük öpücük hatırına denemeye karar veriyorum. Merhamet, acıdan önce gelir ve biz kadınlar merhametli olmayı, acı çekmeyi severiz.

Taksiye biniyoruz ve 3’ü 1 arada’nın evine doğru gidiyoruz. Büyük an geldi çattı demek! Evin kapısından içeri giriyoruz. Evin belirli köşelerinde annesi ve 3’ü 1 arada’nın fotoğrafları var. Ben zaten önceden durumu tahmin ettiğim için, çok şaşırmıyorum. 3’ü 1 arada fotoğrafların tarihini anlatmaya başlıyor, bu arada bir şişe şarap açmayı da ihmal etmiyor. Bu fotoğrafta annem ile diye başlayan cümleleri, bir kaleci edasıyla yakalayıp kendisine kibarca iade ediyorum. Evin tek annesiz mekânı olduğunu tahmin ettiğim (o da duvar olmadığı için olsa gerek) terasta manzaraya karşı şarabımızı yudumluyoruz.













Hafif üşüyorum, bana sarılıyor ve öpüşmeye başlıyoruz. Her şey çok klasik ilerliyor. Elimden tutup beni yatak odasına götürüyor. Sevişme daha da ateşleniyor. Kendini zor tuttuğunun farkındayım, biraz sertlikten hoşlanıyor. Genelde anneleriyle problemli olan erkekler yatakta sert sevişmeyi tercih ederler (Kadınlardan hırslarını böyle alıyorlar bence), bu ilk defa karşılaştığım bir durum olmadığı ve hard seksi sevdiğim için bir problem olarak görmüyorum. Seks tam istediğimiz gibi ilerliyor; sert, soru cevaplı, inlemeli ve zevkli…













Pazar sabahına zırıl zırıl çalan bir telefonla uyanıyorum. İlk başta aldırmıyorum ama sağıma dönüp başucumda 3’ü 1 arada’nın annesinin fotoğrafını görünce irkiliyorum. Yuh artık! Demek grup yapmışız, bir tek benim haberim yokmuş! Bende uyku muyku kalmıyor, sinirlerim bozuluyor. İster istemez konuşmayı da dinlemiş oluyorum tabii… Arayan 3’ü 1 arada’nın annesi… Konuşmayı size aynen aktarıyorum;

- Efendim annecim, yok daha yeni uyandım. Kahvaltı etmedim. Ablama mı, gideceğim evet. Sen ne yaptın (Yüzünde gülücükler açıyor) ha tamam ben hallederim annecim, sen yorma kendini. Yumurta yapacağım şimdi kendime. Yok, Hesna bugün izinli. Evde yalnızım. Tamam, duşa girerken alırım telefonu yanıma. Öpüyorum annecim seni!

Aklım almıyor. 34 yaşındaki bir adam, nasıl böyle olabilir? Tamam, ben de ana kuzusuyumdur, giderim dizine yatarım. Sevgi ve şefkat isterim ama bu ne ya!

Yatak odasına dönüyor, ‘ifadesiz’ bir ifadeyle bana bakıyor. Ben o sırada giyinmeye başlamışım çoktan! Kaçmam gerektiğinin farkındayım.

- Nereye gidiyorsun?

- ‘Anneme’ kahvaltıya gideceğim, merak etmesin şimdi beni!

Ağzımdan bu cümle çıkıveriyor bir anda. Anlamsız bakışlarla yüzüme bakıyor ve;

- Ben de kahvaltı hazırlayacaktım tam.

O sırada kapı çalıyor. İçimden ne olur Allahım annesi olmasın, ne olur olmasın diye geçirirken;

- Günaydın Haşmet! Teşekkür ederim Pazar Pazar yordum seni.

Aman Tanrım, Haşmet gerçekmiş! Demek İbrahim Tatlıses; Haşmet, Aydemir Akbaş; 3’ü 1 arada’ymış! Kendimi Haşmet’in kollarına atmak için ayakkabılarımı koridorda giyerek odadan çıkıyorum. 3’ü 1 arada da Haşmet’e dönerek;

- Tanıştırayım sizi, Topuklu Ayakkabı. Çok sevdiğim bir arkadaşım… (Sarılıyor bana)

1.55 boylarındaki Haşmet de başıyla selam vererek;

- Memnun oldum efendim, diyor.

3’ü 1 arada Haşmet’ten beni gideceğim yere bırakmasını rica ediyor ve ben ‘merhametten eser kalmayan’ bir öpücük ile ‘anne evinden’ ayrılıyorum. Haşmet arabada gerçekten Kral FM dinliyormuş, bunu da 15 saat sonra öğrenmiş oluyorum.

Ana fikir;

Ey annelerine tapan erkekler size söylüyorum. Hiçbir zaman mutlu olamayacaksınız, hep annenizle eşinizi, sevgilinizi kıyaslayacaksınız. Hayatınızdaki kadından ‘anneniz’ gibi olmasını bekleyeceksiniz. Hep 3 kişi yaşayacaksınız beyinciğinizde… Başka bir formattaki kadını kabullenemeyeceksiniz, anlayamayacaksınız. Annenizi bir tarafa koyun, kalbinizin en değerli köşesine, ama hayatınızdaki kadına da yer açın orada. Yoksa mutsuzluk peşinizi hiçbir zaman bırakmayacaktır.

- Haşmet Bey kanalı ve adınızı değiştirir misiniz lütfen?

- Efendim?

- Radyoyu diyorum değiştirebilir misiniz?

- Tabii, ne tarafa gidiyoruz.

- Anneme gideceğim…

- Semt olarak?

- Unuttum, bir saniye lütfen Haşmet Bey!

Lütfen babalarınızı affedin ve hayatınıza devam edin. Tüm babaların Babalar Günü'nü kutlarım...

8 Haziran 2009 Pazartesi

3'ü 1 arada...

Yakışıklı erkeklerin muhakkak bir kusuru olur. Tanrı adaletlidir, buna inanın! Bundan bir hafta önce inanılmaz yakışıklı bir adamla tanıştım. Her zamanki gibi; ilk randevu yemek, sonraki bir davet ya da sinema, sonraki buluşma seks… Bu bir kuraldır; bir erkekle çıkmaya başladıysanız üç randevudan önce yatmayın. Eğer derdiniz sadece seks ise sakın vakit kaybetmeyin, hemen yatın.


Benim derdim bir ilişki olduğu için olayı istediğim kadar uzatabilirim. Gerçi size bir şey itiraf etmek istiyorum kaşı gözü düzgün, geniş omuzlu, uzun boylu mükemmel bir erkek bana hiçbir zaman çekici gelmemiştir. Ama kısmet işte karşıma 3’ü 1 arada çıktı.

İlk randevu harika geçti, bütün ‘first date’ kurallarını uyguladık. Tam saatinde geldi beni aldı, yemekte şarabı ben seçtim, tuvalete gitmek istediğimde ayağa kalktı hatta eşlik etmek istedi. Makul bir saatte yemekten kalktık, beni evime bıraktı. Ben apartmana girinceye kadar bekledi. Her şey mükemmeldi. Tabii cep telefonum kapalı olduğu için telesekreterimdeki mesajlar da mükemmeldi…

(Bu da bir kuraldır, cep telefonları kapalı olmalıdır ve masanın üzerinde durmamalıdır)

Dört yeni mesajınız var.

Aşk Böceği: Canım nasıl geçti? Umarım âşık olursunuz birbirinize… Gelince ara mutlaka. Yatmadım, bekliyorum. Öptüm.

Parti Kızı: Şşşş Topuklu Ayakkabı, neredesin yahu bitmedi mi yemek! Bak eğer sıkılıp erken kalkarsan, kaç gel yanıma. Gece 12’de başlıyor parti… Mucks!

Kalimero: Gelmedin mi hala? Bak sakın adamın evine falan gideyim deme, bacaklarını kırarım. Ufaklık uyudu, ben de uyumak üzereyim ama ara, bekliyorum.

Annem: Saat kaç olmuş evde yoksun kızım, gelince beni ara. Dayının basuru azmış yine… Hadi görüşürüz.

Anne ne alaka! Üst düzey yönetici olmanız 'annelik katında' hiçbir şey ifade etmiyor, emin olabilirsiniz. Telesekretere bırakılacak en son mesaj da budur herhalde… İlk Kalimero’yu arıyorum, adamın evine gitmediğimi ispatlamak için. Daha sonra Aşk Böceği’ni arıyorum. Üçüncülüğü anneme veriyorum ki partiyi kaçırayım. Parti Kızı’na da rapor verdikten sonra rahat rahat soyunup makyajımı temizliyorum. O sırada 3’ü 1 arada’dan cep telefonuma mesaj geliyor.















Mesaj: Bu gece için teşekkür ederim. Uzun zamandır bu kadar keyifli bir gece geçirmemiştim. Görüşmek üzere, iyi geceler.

O gece gelen mesaja kesinlikle cevap vermeyin. Bu da bir kuraldır, bırakın merak etsin. Sabah mesaja cevap verebilirsiniz. O da şu şekilde;
‘Günaydın. Özür dilerim dün gece uyumuşum, sabah gördüm mesajını. Ben de çok güzel vakit geçirdim, görüşmek üzere’

Gün içinde mailleşmeye başlayabilirsiniz, çok normaldir. Ama ilk onun mail atmasını bekleyin. Kendi dünyasıyla ilgili şeyleri forward edebilir size. İşte ilginç bulduğu bir video ya da bir yazı… Ortak ilgi alanlarınızı bulmaya, sizi denemeye çalışıyordur. Sakın bu tongaya düşmeyin. Tartışma ortamı yaratmayın, ne de olsa daha yeni tanışıyorsunuz. Yüzeysel cevaplar verin.

İkinci randevumuz bir sergi açılışı... Bu da önemli bir noktadır. Toplum içinde nasıl karşılandığınızı, onun ne kadar sosyal olduğunu, insanlarla samimiyet derecesini ölçersiniz. O da sizi tartar tabii, her şey karşılıklı… Arkadaşlarınızla tanıştırırsınız, onların düşüncelerini alırsınız. Bu gecenin sonunda ‘first kiss’ olabilir. Problem değil, ama nasıl öpüştüğünüz önemli. Biliyorsunuz öpüşmeden öpüşmeye fark vardır. Erkeği sakın kendinize çekerek öpüşmeyin, olayı sonuçlandırmak isteyecektir. Eğer yarım bırakırsanız, gösterip de vermeyenler kategorisine girersiniz. Erkekle aranızda iki adım mesafe bırakın ve öpüşmeyi kısa tutun. Böylece yukarıda söylediğim iki seçeneği de elemiş, üçüncü randevuyu da garantilemiş olursunuz.

Bu anlattığım bütün saçma stepleri yaptım. Ne de olsa yaş geldi geçiyor, bırakın evlenmeyi düzgün giden bir ilişkim olsun istiyorum, e haklı olarak! Neyse şu an için gözüken her şey güzel gidiyor.

Cuma öğleden sonra şöyle bir mesaj alıyorum; ‘Akşam sana bir sürprizim var’

Hemen bizim kızlara mesaj atıyorum. Onlar da heyecanlanıyorlar. Aşk Böceği (adından da anlaşıldığı üzere) aşkla ilgili hayaller kuruyor. Hatta olayı abartıp evlenirsek çok mutlu olacağımızı bile söyleme cesareti gösteriyor. Parti Kızı ‘Cuma için seks uygun bir gün’ diyor ve meşhur kahkahalarından birini patlatıyor. Kalimero ‘Bence İstanbul’un yeni açılan yazlık mekânlarından birine götürecek seni, düzgün giyin’ diye uyarıyor.

İşten biraz erken çıkmak için hızlıca hazırlanıyorum. Daha kuaföre gideceğim falan işim çok tabii… Tam o sırada Dahi odamın kapısında duruyor, hafif bir gülümsemeyle selam veriyor ve slow motion plandan çıkıyor. Benim de aklım onun peşine takılıp Jack Russel gibi peşinden zıplaya zıplaya bütün katı dolaşıyor. Şimdi giderayak bu bana yapılır mı? İçimden akla gelmeyecek bütün küfürleri etrafa saçıyorum, beğendiklerimi yerden toplayıp asansöre doğru ilerliyorum.

Cam kavanoz pandik yeme yarışmasına hoş geldiniz! Adınızı alabilir miyiz? Topuklu Ayakkabı. Yarışmaya katılma amacınız? Kaç pandikte devrilirim öğrenmek istiyorum! Zilin sesini duydunuz, dönüşünüz yok, işte yarışma başlıyor!

















Dın diye öten asansörün sesi beni kendime getiriyor. Bizim kattan bir kızla birlikte kısa gibi gözüken ama ömrümüzün en gereksiz, en saçma yolculuğu başlıyor. Kız illa konuşacak ya, asansör kurallarını yerine getirmek zorunda!

- Bugün erkenciyiz. (Suratında şirin gözükmeye çalışan gereksiz bir gülümseme ile)

Ben kibarca dönüp;
- Bu akşam bir herifle yatmayı planlıyorum. O yüzden kuaföre gitmem gerekiyor. Sanırım bütün hafta sonu sevişeceğim(İç ses)

demek istiyorum. Demiyorum tabii ki… Kibarca yapay sarışına* dönerek;

*Bu yapay sarışın planlamada çalışan peltek bir çocukla yatıyor, eminim. Çünkü bazen o da peltek peltek konuşuyor. E üzüm üzüme baka baka kararır derler.

- Evet, hafta sonunu erken getirdim. (Dış ses)

Salak salak gülümsüyor bana! Sanki çok komik bir şey söylemişim gibi… Neyse ki bu kısa gibi gözüken, ama dünyanın en uzun ve gereksiz yolculuğu son buluyor. Arabama bindiğim gibi direkt kuaföre… Oradan da eve geliyorum. Bu hazırlık aşaması kuaförde bitmiyor tabii, bilmeyen erkeklere duyurulur; kadınlar sadece kuaförle yetinmezler, evde de bütün hazırlıklar son hız devam eder! Hele ki teknolojiyi yakından takip eden arkadaşlarınız varsa…

Yeni bir yöntem bulduk. Kızlar sizin de denemenizi tavsiye ederim. Çok özel bir gece için hazırlanıyorsunuz, ama en samimi arkadaşınız yanınızda yok. Ne giyeceğinize karar veremiyorsunuz. O zaman ne duruyorsunuz açın web cam’i arkadaşınız sizi izlesin, siz de olabilme ihtimali olan her şeyi deneyin! Nasıl ama…













Bu işin de bir raconu vardır. İlk sevişme olacağı için, ne giyeceğiniz çok önemlidir. Tek parçalı şeyler amaca daha uygundur, ama dekolteye dikkat… İç çamaşırı seçimi ise size kalmış. Asil olun! Bırakın merak etsin. Ben de tam amaca uygun tek parçalı bir elbise seçtim. Şimdi işin içinde bir de sürpriz olunca çok dikkatli bir seçim yapmak zorundasınız. Elbise her yere uymalı. Ola ki şık bir restorana götürdü sizi, küçük bir dokunuşla ortama uyum sağlayabilecek bir elbiseniz olmalı üzerinizde… Mesela bir şal takarak bu havayı yakalayabilirsiniz. Bir gece kulübüne mi götürdü; şalı çıkartın hemen! Böyle gecelerde beyaz giyinmeyi de tercih edin. Hem saflığın ve temizliğin simgesi, hem de her mekâna uyum sağlayabilen bir renktir kendisi… Topuklu ayakkabı giymeyi de ihmal etmeyin tabii!




İşte sonunda hazırım. 3’ü 1 arada apartmanın kapısında beni bekliyor…

Devamı yakında…

21 Mayıs 2009 Perşembe

Sen kaç GB ediyorsun?

Başucumdaki saat ‘yine’ bana uyanmam gerektiğini haber vermek için yırtınıyor. Uykumun en tatlı yerinde, başkalarını zengin ve mutlu edebilmek için yatağımdan kalkıyorum. Bir garip hissediyorum kendimi… İstanbul’un bütün bilinmezliği sokaklara çökmüş. İnsanların bir yerlere yetişmek için birbirlerini görmezden geldiği bir şehirde yaşıyorum işte, neden kabullenemiyorum ki bu durumu! Şu her gün uykumun en tatlı yerinde bırakmak zorunda olduğum yatağımda ansızın ölüversem, karşı komşum kokuyu kaç günde alır, alsa bile kaç gün sonra site yönetimine haber verir acaba… Kredisini hala ödediğim arabama otoparktaki ayrılan yer, kaç gün boş kalsa yokluğumu, pardon ‘arabamın’ yokluğunu fark ederler… Trafikte yanımda duran şu siyah arabanın şoförü, ancak ben ona çarpınca mı varlığımdan haberdar olur sizce… Gerçekte hepimiz aynı mekânları, aynı havayı paylaşıyoruz, neden birbirimizden haberdar değiliz. Bu şehirde insanların sizi bilebilmesi için illa ana haber bülteninin 25 dakikasında gösterilen bir haberde trajedik bir şekilde ölmek gerekiyor sanırsam…

İşte yine bir İstanbul günü başlıyor. Güneşi içinde barındırmak istemediğinden ötürü ışığı dışarı yansıtan ve çoğu insanın uzaktan baktığında gözünü kamaştıran sahte bir dünyanın yüksek tavanlı girişinden içeri giriyorum, cam kavanozların ihtişamlı karşılayışı, vay be! Kuzular yanımdan geçerken günaydın efendim diyerek, özgüvenle dolu çantalarıyla asansöre doğru ilerliyorlar. Bugün çok yavaş hareket ettiğimin farkındayım ve bunu bilinçli olarak yapıyorum.















Sizi hızla yukarı fırlatan ve bunu yaparken hissettirmeden size pandik atan asansörün düğmesine basıyorum, sanırım bunun sebebi bizim de onun tuşlarına umarsızca pandik atmamızdan kaynaklanıyor. Diğer katlara yolculuk eden çok önemli olduklarını düşünen insan silsilesine bütün içtenliğimle ‘iyi günler’ dileyerek asansörden iniyorum. Oysa iyi bir gün geçirmeleri umurumda değil… Yavaşça ofisime doğru ilerliyorum. Benim geldiğimi gören asistanım, hemen masasından doğruluyor ve günaydın efendim diyor. İçinden bana küfrettiğini biliyorum, ben de onun yerinde olsam bana küfrederim zaten…

Tam biraz kendime gelmek üzereyken asistanım birazdan bilgisayarların bakımı için teknik servisten geleceklerini söylüyor. İşlerimi gözden geçiriyorum, gereken evrakları yanıma alıyor ve şirketin en gereksiz, en saçma toplantılarından birine katılmak için ofisimi terk ediyorum. Toplantının amacı personel düşüşünü sağlayarak en yüksek verimi almak… Yani bu şirkette birileri işsiz kalacak, işsiz kalanın işini de sırf işsiz kalmamak için bir başka kişi yapacak! HR/İK titri her ne ise olan müdürümüz, başlıyor yaptığı analizleri anlatmaya, biz de dinliyoruz. Sanki saydığı kişileri birebir tanıyormuşuz gibi yorumlar yapıyoruz. Bir ara İK müdürümüz şöyle bir cümle kuruyor; Arda Bey’in yedeği Mustafa Bey bilmem ne şubemizde şu görevle çalışıyor. Yedek mi? Nasıl yani!

Bu cümleyi aklım almıyor, insanın yedeği olur mu?

Bu dünyada herkesin bir ikizi olduğu söylenir. Tanrı insanları çift yaratmış derler. Çocukken bunu duyduğumda şöyle düşünmüştüm; bu kadar insanı yaratmak kolay değil, Tanrı ne yaptıysa ikiyle çarpmış, işini kolaylaştırmış, helal olsun… Şimdi ise bir yedeğim olduğunu düşünüyorum. Tanrı bile işini garantiye alırken biz insanoğlu niye aynı yolu izlemeyelim, değil mi? Toplantı bitiyor, aklımın almadığı cümleyi aklımın herhangi bir lobunda yer bulmaya çalışırken ofisimde teknik servisi buluyorum. Teknik servis elemanlarından biri bilgisayarımdaki problemleri nasıl çözdüklerini anlatıyor. Diğeri de aynen şu cümleyi kuruyor; ‘Buyurun efendim, dosyalarınızı yedekledik. Bu da harici hard diskiniz. 500 GB’. Sekiz dakika içinde iki kere yedek kelimesi duymak beni sarsıyor. Teşekkür ederek teknik servisi ofisimden uzaklaştırıyorum.













Yedek… Hayatımızı ne kadar kolaylaştıran bir kelime… Erkek arkadaşından sıkıldın mı, yedeği var. Lastiğin mi patladı, hemen değiştir bagajda stepnen var. Eşin evde seni bekliyor, olsun senin bir de metresin var. Canın seks mi istedi, e kolayı var; vibratör. Yedek penis…

Negatif duygularla başladığım bir günü maalesef pozitife dönüştürecek düşünceleri bulamıyorum. Özel dosyalarım, evraklarım, maillerim, fotoğraflarım ufacık siyah bir kutucukta duruyor. Topu topu 84 GB… Yani ben sadece ve sadece 84 GB’tan ibaretim. O anda fikrimin ince yerinden şu düşünce baş gösteriyor, hayatımızı daha ne kadar zipleyeceğiz, sıkıştırılmış dakikalar arasındaki gezintimiz nerede son bulacak?

Nasıl bir dünya yarattık kendimize… Teknolojinin hâkimiyeti altında piksel piksel insanlar olduk. Kulağım kaşınıyor (Bu cümleyi bilinçli olarak yazdım, çünkü kulağım kaşınıyor). Eski sevgilimizi hayatımızdan mı çıkartıyoruz, hop çöp kutusuna sürükle ve bırak, bütün anılar gitti. Mailleri tek bir tuşla sil, cep telefonundan kartviziti yok et, sonra hayatına devam et… Bu kadar mı basitleştirdik kendimizi, bizi biz yapan duygular nerede? Onları nereye yedekledik ey insanoğlu…

Tüketimin dibine vurduk farkında değiliz. Hala daha iyi bir çamaşır makinesi, daha iyi bir mikrodalga fırın için canımız pahasına hayatlarımızı GB’lara dolduruyoruz.














Size söylüyorum, alın yiyeceğinizi-içeceğinizi, bırakın bilgisayarlarınızı, kapatın cep telefonlarınızı çıkın yeşil bir alan bulun. Bırakın güneş içinize işlesin, bırakın yeşil ruhunuzu sarsın, bırakın duygularınız filizlensin. Tekrar insan olduğunuzu, ne hissediyorsanız o kadar olduğunuzu hatırlayın. Ve bu anı yedekleyin, bir daha unutmamak için…

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Ne kadar büyük?

Hafta sonu kendi ellerimizle mahvettiğimiz dünya, ne kadar ısındığını ve bize yaşanacak ne kadar zaman bıraktığını gösterdi. Biz insanoğlu ise hava harika diyerek kendimizi dışarı attık. Bu gruba ben de dâhilim ama en azından bilinçli bir ‘tüketiciyim’.

Kızlarla buluştuk, önce sahil kenarında güzel bir kahvaltı sonrasında ise dedikodu yapacağımız bir mekân belirledik, kahvelerimizi söyledik ve başladık erkekleri çekiştirmeye… Bu arada şunu belirtmek isterim ki, kadınlar erkeklerden daha edepsizdir. Neden mi? Erkekler ilişkilerini ulu orta konuşmayı sevmezler, kadınlar ise şirketin çaycısıyla bile erkek arkadaşının penisinin büyüklüğünü konuşabilir. Erkekler genelde tek gecelik ya da önemsemediği kadınlar hakkında, mahrem dediğimiz konuşmaları yapar. Bu muhabbetin yarısı kendi performansıyla (zaten yalandır) diğer yarısı da kadının uzuvlarıyla ilgilidir.

Bizler ise daha acımasızızdır. İster tek gecelik bir erkek, ister hayat arkadaşı, ister erkek arkadaşımız olsun her detayı konuşuruz ve bundan da utanmayız. Yani,(erkekler bu kısım sizin için) kız arkadaşınızın en samimi arkadaşıyla tanıştığınız an bilin ki; o kız sizin penisinizin boyutunu, penisinizin şeklini, performansınızı, hatta sırtınızda kaç tane beniniz olduğunu biliyordur. Şimdi bu nasıl olur diyeceksiniz, cevabı çok basit. Kadınlar arasında hiçbir zaman dile getirilmemiş bir anlaşma vardır. Bir kadın bir erkekle birlikte olmuşsa, o erkek ortamdaki diğer kadınların dünya ahret ‘bacısıdır’.

Oysa erkek anlatmaz, anlatamaz. Diğer erkeklerin kız arkadaşıyla ilgili fanteziler kuracağını adı gibi bilir. Anlatmasa da kuracağını bilir ama ihtimalleri minimuma indirmek en mantıklısıdır.

İşte biz de kız kıza böyle bir muhabbetin içindeydik. Bir cafenin kocaman minderlerinde denize karşı yatak muhabbeti yapıyorduk. Karşıdan bizi görenler emin olun dünya meselelerinden tartıştığımızı sanabilirdi. Ama konumuz o hafta; ne yapmıştık, nasıl yapmıştık, neden yapmıştık, nerede yapmıştık, ne zaman yapmıştık, kiminle yapmıştık…

Tayfamızın en çok konuşanı Kalimero oturumu açıyor;

- Artık Ufaklık* haftanın 5 günü bende kalıyor. Sanırım ilişkimiz farklı bir yöne doğru ilerliyor.

*Ufaklık dememizin sebebi; Ufaklık’ın Kalimero’dan 5 yaş küçük olmasından kaynaklanıyor.

- E ilerler tabii 2 sene oldu dile kolay, diyorum.

- Öyle deme Topuklu Ayakkabı, 2 senedir bana bir kere seni seviyorum demedi ama yanımdan da ayrılmıyor. Ona sorsan biz hala çıkmıyoruz! Var mı böyle bir şey! İş çıkışı gelip beni alıyor, eve gidiyoruz, yemek hazırlıyoruz, sevişiyoruz. Annem de artık bir şey demiyor, alıştı ona. (Kalimero ile annesi aynı apartmanda oturuyor, alt katta Kalimero, üst katta annesi) Geçen gün Ufaklık’ın ailesine yemeğe gittik. Babamı da davet ettiler. Babam ‘Bu işte bir terslik var, Ufaklık’ı istemeye mi gidiyoruz’ dedi. Yerin dibine girdim. Babam haklı, bizim ilişkimiz nereye gidiyor. Artık eskisi gibi de sevişmiyoruz. 1.5 dakikada hop boşalıyor, bitti. Tamam, ben de orgazm oluyorum o arada ama…

- ‘Yuh, 1.5 dakikada orgazm mı oluyorsun? Nasıl oluyor o!’ diyerek gözlerini patlatıyor bizim Parti Kızı.

Kalimero hiç istifini bozmadan; ‘Ne yapayım, çok zevk alıyorum heriften, iyi uyarıyor beni… Baktım o gelecek, ben de geliyorum hop bitti!’

- Tamam, haklısın. Biraz daha sabret bakalım ne olacak Kalimero, bak benim halime hala bekliyorum.

Bunu söyleyen Aşk Böceği… Bu Aşk Böceği’nin hikâyesi çok acıklı, sizi en baştan uyarayım. Size şimdi anlatmayacağım onun hikâyesini korkmayın.

Parti Kızı, Aşk Böceği’nin sabret kelimesini hiç duymamış gibi tekrar soruyor;

- Nasıl 1,5 dakikada orgazm oluyorsun, ben hala anlamış değilim!

Ben de onaylarcasına kafamı sallıyorum. Kalimero o müthiş kahkahalarından birini atıyor. Sıra Parti Kızı’na geliyor.

- Geçen perşembe bir açılışa davetliydim, neredeyse herkes oradaydı. Sen niye gelmedin Topuklu Ayakkabı?

Kısa ama imalı bir cevap veriyorum:

- Duş almam gerekiyordu eve gittim, bir daha da dışarı çıkmak gelmedi içimden.
Kalimero araya giriyor;

- E o gün bendeydin sen, ne alaka anlamadım ben?

Anlatacağım diyorum ve pası Parti Kızı’na veriyorum.

- İşte o gece inanılmaz bir herifle tanıştım. Çok yakışıklı kızlar, inanamazsınız.

Ben hemen yaftayı yapıştırıyorum.

- Ya gaydir ya da yatakta kötüdür. O da olmadı penisi küçüktür.

Hepimiz gülmeye başlıyoruz. Nedenine gelince; yakışıklı erkeklerin muhakkak bir kusuru olur. Tanrı adaletlidir, buna inanın! Bu cümleyi de unutmayın bir dahaki yazı bu konuyla ilgili…

Parti Kızı: Yok, penisi çok büyüktü.

Kalimero: Ne kadar büyüktü?

Parti Kızı: Valla bugüne kadar gördüklerimin en büyüğüydü.

Ben: Biliyorum, ölçtük biz.

Kalimero: O nasıl oldu be! Delirtmeyin beni, doğru düzgün anlatsanıza şunu.

Parti Kızı: Ben, Krakerlerden* biriyle konuşuyordum, birden yanıma geldi.

*Kraker, mankenlere verdiğimiz takma isim


Kalimero: Onu demiyorum be, geç oraları ne kadar büyüktü, nasıl ölçtünüz?

Parti Kızı: Aman dur yahu, kafamı karıştırdın. Gece tanıştık işte neyse bunun teknesi varmış. Beni teknesine davet etti. Şunu belirtmeliyim, muhakkak teknede sevişmelisiniz, çok zevkli. Eğer dalgalarla ritmi yakalarsanız süper oluyor.

Kalimero: Hadi ya, tatile çıktığımızda sıkıştırayım Ufaklık’ı teknede o zaman. Eee?

Parti Kızı: Gece fark ettim büyük olduğunu ama içkiliydim. Sabah uyandım ilk Topuklu Ayakkabı’yı aradım. Dedim Topuklu bu çok büyük bir şey. O da ne kadar büyük diye sordu, ben de ne bileyim dedim. Ölç o zaman dedi. Ama neyle?















Kalimero: Beni niye aramadın ya!

Parti Kızı: Ne bileyim, Ufaklık var yanında, uyuyordur diye aramadım.

Kalimero: Hayatında biri olunca güncel olayları kaçırıyorsun işte, tek kötü yanı o. Yeni bir pozisyon keşfettiniz mi bari?

Parti Kızı: Yok keşfetmedik, bildiğin seks işte. Neyse Topuklu dedi ki, eğer teknedeysen muhakkak bir Lampada Feneri ya da dürbün vardır onlarla ölç dedi. Ben de çıktım bakındım ama bulamadım. Sonra Topuklu, deodorantın var mı dedi. Hemen çantamdan aldım deodorantı gittim yanına… Telefonu da kapatmıyorum ama uyansa kepazelik yani! Yavaştan bir iki oynadım vatandaşla, hemen kalktı. Zaten sabah ereksiyonu da var işin içinde. Usulca deodorantı yanına yaklaştırdım. Vallahi deodoranttan bir iki santim büyüktü kızlar. Kalınlığı da hemen hemen aynı!

Kalimero: Oha! O ne be, at mı bu!

Ben kendimi yandaki mindere atıyorum. Gerçekten de böyle büyük penisler var. Bana çok korkutucu geliyor ama büyük penis fanları da yok değil. Bu ülkede, sırf bunun için yurt dışına seyahat eden kadınlar var, bilmem haberiniz var mı?

Parti Kızı şen bir kahkaha patlatıyor ve devam ediyor;

- Cidden Kalimero inanamazsın, ha durun deodorantı göstereyim size.

Parti Kızı’nın deodorantı çantasından çıkartıp masaya koyuyor. Bir bakıyoruz % 33 daha fazla yazıyor üzerinde… Hepimiz kahkahalar atıyoruz, bütün masalar bize bakıyor ama kendimizi tutamıyoruz. Ben dayanamayıp soruyorum;

- Terlemeyi önledi mi bari?

Parti Kızı: %33 daha fazlayı sen de bir dene bakalım, terliyor musun terlemiyor musun?

Aşk Böceği: Sonra ne yaptın Parti Kızı, adam uyanmadı mı?

Parti Kızı: Yok ben hemen kaçtım yattan, bir daha içimde böyle büyük bir şey hissetmek istemedim. Hele ayık kafayla hiç çekilmez.

O sırada Kalimero bana dönüyor; Sen neden duş almak zorundaydın canım, hele bize bir açıkla bakalım.

Ben kahvemden bir yudum aldıktan sonra başlıyorum anlatmaya…

- Şimdi Kalimero, sen o gün kuaföre gittin ya, ben de Love is God ile tavla oynuyordum hani…

Kalimero: E, dur bi dakika anlamadım?!

Ben anlatmaya devam ediyorum; İşte sen kuafördeyken, Love is God beni evinde tavla oynamaya davet etti. Hava da sıcaktı, ev daha serin olur dedi. Evde devam ettik tavlaya… Aslında tam tavla da oynamadık ama…

Kalimero: Hadi canım! Love is God ile yattınız mı?

Ben bombayı patlatıyorum: Evet, yattık canım…

Kalimero: Ne arada oldu bu be! Benden yarım saat sonra kuaföre geldin sen de. Yarım saatte neler oldu yahu, bir arkamı dönmeye gelmiyor kızım hemen bir haltlar karıştırıyorsun. Şimdi bu adam benim yan dükkân komşum, Allah canını almasın!

Parti Kızı: Köfteci değil mi o? Omuzları çok güzel ama yahu…

Ben gülerek devam ediyorum: Köfteci diye küçümsemeyin ya, hem evet omuzları çok güzel.

Kalimero: Bu hatun gibi cinsel hayatı aktif olan birini tanımıyorum ben! İyi miydi bari?

Aşk Böceği: Sana inanamıyorum Topuklu Ayakkabı!

Parti Kızı: Boş ver her seks kârdır, e anlat hadi Topuklu Ayakkabı…
Onlara anlattığımı size de anlatacağım, uzatmaya değmez. Kötüydü. Bütün köfteciler böyle değildir diye ümit ediyorum. Bu arada Love is God’ın fiziği muhteşem. Dışarıdan bakıldığında her kadının arzulayabileceği bir tipi var. Ama sorunu şu; hem erken boşalıyor hem de boşalırken kahkaha atıyor. Güler misin, ağlar mısın? Kızlarla bu konuyu da tartışıyoruz; Erkekler boşalırken neden değişik tepkiler verirler? Bu diyalogu size daha sonra aktaracağım.

Saate bir bakıyoruz akşamüstü olmuş bile. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Hesabı ödeyip arabalarımıza doğru yürürken Kalimero; ben acıktım diyor.

Parti Kızı: Ben de acıktım ne yapsak ki?

Aşk Böceği: Hadi köfte yemeye gidelim!

Kalimero: Başka yerde yiyelim bari...

Hepimiz gülerek köfte yemeye gidiyoruz. Tabii daha 'iyi' olduğunu düşündüğümüz başka bir köfteciye…

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Erkekler kadınları neden kategoriye ayırır?

Her gün hayatımızdan bir gün daha çalan plaza hayatının yorgunluğunu atmak ve biraz nefes almak için çok eski bir arkadaşımla buluşmaya karar verdik. Biz ona burada kısaca ‘İri’ diyelim. Neden derseniz; kendisi 1.95 boyunda, 90 kilo ağırlığında kocaman bir erkek… İri’nin fikirlerine ve beynine çok saygı duyarım. İri’ye bir şey sorarsanız kesin cevabını alırsınız. RTUK gibi kesintiler yapmaz, aklından geçen her şeyi net cümlelerle size aktarır. İri’nin bu huyunu bildiğim için uzun zamandır aklıma takılan bir soruyu onunla da paylaştım; erkekler neden kadınları kategoriye ayırır?

Evet, bu soruyu hep merak etmişimdir. Evlenilecek kadın, yatılacak kadın, gezilecek kadın, konuşulacak kadın… Eni sonu gezdiğin kadın da, yattığın kadın da evleniyor. Aradaki fark nedir?

İri içkisinden bir yudum aldı ve bu önemli soruyu cevaplamak için geriye doğru yaslandı. Başladı anlatmaya… Şimdi Topuklu Ayakkabı, hani benim daha önceki kız arkadaşımı hatırlıyorsun değil mi? Kendisi benim için çok değerliydi. Harika bir kızdı, yatakta da inanılmaz anlaşırdık. Erkeklerin fetişleri vardır, işte ben fetişlerimi onunla yaşıyordum. Beyinlerimiz de uyuşuyordu. Okuduğumuz kitaplardan tut da sevdiğimiz yönetmenlere kadar. Yani kültür farkı yaşamıyorduk. Ama dışarı çıktığımızda, yani o yanımdayken rahatsız oluyordum. Kendimi ona fazla görüyordum. Hatırlarsın biraz kilolu bir kızdı. Ki biliyorsun ben kilolu bayanları severim. Fakat biraz uzun boylu, ince topuklu ayakkabı giyen bir kadını da yanımda görmek hoşuma gider. O beni çok seviyordu, ben de onu çok seviyordum ama sadece insan olarak… Yani dediğim gibi o benim için çok değerliydi. Kız bana tapıyordu başka ne isteyebilirim ki. Ama gel gelelim olmadı işte, ben Asıl Kız’a geri döndüm (Döndüğü Asıl Kız, İri’yi zamanında terk etmişti). Asıl Kız’dan aldığım haz başka, tamam fetişlerimi onunla yaşayamıyorum. Diğer kızı da çok üzdüm biliyorum ama ne yapabilirdim ki?

Ben başlıyorum düşünmeye… Bir erkekle kadının ilişkisindeki en önemli nokta cinsel yaşam değil midir? Fetişler ne zaman ikinci plana atıldı? Yani evleneceğim kadın temiz pak olmalı, fetişlerimi yaşayacağım kadın ayrı mı olmalı demekti bu? Bir erkeği elde etmek için illa onu terk mi etmek gerekiyor? Bu düşüceler kafamda dolanırken, ağzımdan şu cümle çıkıveriyor, tutamıyorum; ne kadar saçma!
Bir kadın bir erkeği deli gibi seviyor, onu mutlu etmek için bütün fetişlerini gerçekleştiriyor. İlişkide önceliği erkeğe veriyor, o ne derse o oluyor. Ama erkek bununla mutlu olmuyor. Tamam, anladık. Peki, hem kilolu bayanlardan hoşlandığını söyleyen, fetişlerini bunun üzerine kuran adam neden yanında kilolu bir bayan dolaştırmak istemiyor? Dış görünüş birinci plana mı yerleşti şimdi de…
Olaya bir de kadın gözüyle bakalım.

Bu pirüpak gözüken Asıl Kız daha önce acaba kaç erkeğin fetişini gerçekleştirmiştir düşünsenize… Erkekler kadınları böyle kategorilere ayırıyorlar ama işin aslı, yani kadının aslı maalesef bu değil. Nedenine gelince; kadın o noktaya gelinceye kadar kaç erkekle birlikte olmuştur biliyor musunuz? En az on. Erkeği tanıması için zamana ihtiyacı vardır. Kadının ilk ilişkisinde canı yanar, ikincisinde saftır erkeğe yine inanır. Üçüncüsünde akıllı davranmaya çalışır, erkeği zekâsıyla korkutur ve kaçırır. Dördüncü ilişkisinde hem hafif meşrep kadını hem de akıllı kadını oynar erkeği şaşırtır ve yine kaçırır. Beşincisinde çıraklıktan çıkmıştır erkeğe değer vermez ve kendine âşık eder, ama bu ilişki maalesef kadını mutlu etmez. Altıncısı ve yedincisi beşincisine benzer. Sekizincisi çok büyük bir aşktır ama kadın aşkı yönetmeyi beceremez, evliliğe giden yolda tökezler. Dokuz tırıvırıdır. Onuncu ise bingodur!
Gördüğünüz üzere pirüpak Asıl Kız… Kime göre, erkeğe göre. Kadın belli bir tecrübeye sahip olmadan erkeğe kendini nasıl lanse edeceğini bilemez. Emin olun her kadın bu yoldan geçmiştir. Her kadın tek gecelik bir ilişki yaşamış, kimi zaman bir erkeğin fetişi olmuş, kimi zamansa kendi fetişini yaşamıştır. Yani pirüpak hiçbir erkek ve kadın yoktur. Erkeğin fetişini yaşadığı o kadın, gelecekte başka bir erkeğin karısı olacaktır.

Böylece erkekler kadınları kategorilere ayırdıkları için her zaman mutsuz bir evlilik yaşayacak, kadınlarsa evliliklerinden mutlulukla bahsedeceklerdir.
Buna benzer yaşadığım bir ilişki vardı. O’nu sonra anlatacağım ama şöyle bir üzerinden geçmek istiyorum. Yatakta inanılmaz anlaşıyorduk, kafa yapımız da çok uyumluydu ama gelin görün ki ben evlenilecek kadın değildim. Neden? Düşünce özgürlüğüm vardı, İstanbul kızıydım, fetişlerimden utanmıyor ne istediğimi biliyordum, sorduğu her soruya dürüstlükle cevap veriyordum. Bugüne kadar kaç kere âşık oldun Topuklu Ayakkabı? Bir kere. Kaç erkekle birlikte oldun Topuklu Ayakkabı? Şu kadar. Sonuç: Ben orospu oldum. Biliyorum ki O, hiçbir zaman mutlu olamayacak, çünkü kafasında yarattığı kadın profili bu dünyada yaşamıyor. Ve şunu da söylemekten çekinmeyeceğim, bulup bulabileceği en iyi kadın maalesef benim… Çünkü en iyi kadın, dürüst kadındır.

İşte erkekler kendilerini böyle mutsuz etmeyi başarırlar. Kadınlar da kendilerini olmadıkları bir kadınmış gibi lanse etmeyi öğrenirler. Evlilikler de öyle mutsuz mutsuz yürüyüp gider…

Bir dahakine kadınlar erkekleri neden kategoriye ayırır?

10 Mayıs 2009 Pazar

Bir ayrılık hikayesi...

Saçma bir günün ardından bazen kaçış yolu, İstanbul’un trafiği olabiliyor. Düşünmenizi sağlayan o kadar zaman oluyor ki arabada çözümünü bulamadığınız sorularınızı, hatta gizli köşede kalmış hatalarınızı eski sandıklardan bulup tekrar masaya yatırabiliyorsunuz. Tabii radyo da sizin en büyük destekçiniz oluyor.

Bu aralar ne kadar çok ayrılık şarkısı türedi farkında mısınız? Radyolar bütün gün bu anlamsız şarkıları çalmaktan bıkmıyor. Allah’tan iPod var. Ben en çok hareketli notalar eşliğinde ayrılığın anlatıldığı şarkılara şaşırıyorum. Bir insan sevgilisinden ayrıldığı zaman üzülür değil mi ya da kötü giden bir ilişkidir, kurtulduğuna sevinir ki bu bile ilk başta buruk bir sevinçtir. Ama şimdiki nesil öyle mi? Ayrıldıkları için göbek atıyorlar, olmadı Bebek’te bir tur atıyorlar, o da olmadı barlarda kucak dansı yapıyorlar. Tamam, ayrılın. Üstüne ayrıldığınız için şarkı da yazın, ama bu kadar da ruhsuz olmayın yahu!

Ex List’imi ister istemez gözden geçirdim tabii o sırada… Kayıtlara geçsin istiyorum: Resmi olmasa da şöyle bir kural vardır; bir ilişkiyi unutmak için, o ilişki sürecinin yarısı kadar zaman gereklidir. Bunu sakın unutmayın.

Ayrılığın ardından şöyle bir süreç yaşarsınız…

İlk hafta buruk geçer, durumu kabullenmeye çalışırsınız ve duygularınızı ötelersiniz. İkinci hafta kalbiniz zonklamaya başlar. Onun tenini, kokusunu özlersiniz. Birlikte geçirdiğiniz zamanlar aklınıza gelir, hüzünlenirsiniz. En iğrenç halleri bile size o anda kusursuz gelir. Telefonda, bütün arkadaşlarınıza onu ne kadar sevdiğinizi, bu ayrılığı hak etmediğinizi anlatırsınız.

Üçüncü hafta onun hala sizi sevdiğine kendinizi inandırır, bütün iletişim araçlarınızı yakınınızda tutarsınız. Paranoyakça hareketler bu hafta devreye girer. Periyodik olarak cep telefonunuzu, maillerinizi kontrol etmeye başlarsınız. Acaba ben mi arasam diye çevrenizdeki herkesi taciz edersiniz. Akıllı dostlarınız aramamanız gerektiğini üstüne basa basa söylerler. Duygularıyla hareket eden IQ’su şüpheli arkadaşlarınız aşkta gurur olmaz diyerek size gaz verirler. Teşhisi konulmamış bir hasta gibi herkesten medet umarsınız. Dördüncü hafta sinirlenmeye başlarsınız. Çünkü siz mükemmel kadınsınızdır, aranmalısınızdır.

Beşinci hafta, etkinliklere açıksınızdır. Arkadaşlarınızla buluşur, normal hayata dönmüş gibi davranırsınız. Bir şekilde onunla pişti olmayı umarsınız. Ama bu sadece sizde gizli bir istektir. Onu soranlara ‘Boş ver onu, sen ne yaptın Berkecan’la?’ (Çocuğunun adını hangi insan evladı Berkecan koyar, bu profili hep çok merak etmişimdir) diyerek soruyu soruyla geçiştirirsiniz. Altıncı hafta, resmen eski erkek arkadaşınıza küfretme hakkını kendinizde bulursunuz. Onunla geçirdiğiniz günlerinize yanarsınız.

Bu bahsettiğim altı haftalık dönem 3 aylık ilişkiler için geçerlidir. Eğer ilişkiniz daha uzunsa şöyle hesaplayabilirsiniz. Örneğin bir senelik bir ilişkiniz var, bahsettiğim dönemi 4 ile çarpın, sonuç ortada…

Size küçük bir tüyo vereyim. Bir erkek üç hafta içinde aramazsa gitmiştir haberiniz ola (İster bir senelik bir ilişkiniz olsun, ister üç günlük fark etmez). Erkek bizim yaşadığımız süreci daha compact yaşar. Bunun nedeni tabii ki bizizdir, o kadar kapsamlı düşünürüz ki hedefe odaklanmamız zaman alır. Konuyu dağıtırız. Arkadaşlarımızı olaya dâhil ederiz, boşuna zaman ve enerji tüketiriz. Oysa erkek daha nettir, sakız gibi uzatmaz mevzuyu, soruna odaklanır; kararını alır ya gider ya kalır.


Tam ben hesap yaparken trafik yavaştan açılmaya başladı. Yanıma siyah bir araba denk geldi. 20 ile tıngır mıngır ilerliyoruz ikimizde, arada duruyoruz. Onun bana baktığını hissediyorum. Hafiften kafamı o yöne doğru çeviriyorum ve göz göze geliyoruz. Küçük bir tebessüm ediyor çocuk, kafamdaki bütün hesapları sıfırlıyor. Anlıyorum ki hayat devam ediyor.

8 Mayıs 2009 Cuma

Üç saniye kaç dakikadır?

Cam kavanozların (Yeni takip edenler için, cam kavanoz: plaza) içlerini bilirsiniz. Yani çok farklı bir dizaynı yoksa genelde hepsi aynıdır. Tabii benim çalıştığım yer tam standartlara uygun, bildiğin cam kavanoz işte… Kare açık bir alan, köşelere cam bölmelerin ardına yöneticileri yerleştirmişler. Aynı satranç tahtası gibi piyonlar ortada, bizler köşelerdeyiz. Bir de sokak gibi piyonların etrafını saran bir koridor var. Herkes oradan yürüyor, bant sistem. Fotokopi-faks benim tarafımda, tuvalet ise diğer bir yöneticimizin olduğu köşede. Bu yöneticimiz Family Guy’daki Stewie Griffin’e benziyor. Gelişmemiş bir tarafı var sanki adamın, bir garip işte. Her gördüğünüzde gülebileceğiniz bir tip kendisi… Sanırım onu da bilerek o köşeye koydular psikolojik baskı yapıyorlar, çünkü Stewie’nin prostatı varmış. Nerden mi biliyorum, tabii ki sosyal işlerden…

Geçen gün yemekteyken sosyal işlerde çalışanlarla karşılaştık. Ayıp olmasın diye yanlarına oturdum mecburen, yemekler söylendi. Ben saate bakıyorum ki hani sevmediğim bir muhabbet olursa acilen kaçacağım. Bütün gün aç kalmaya razıyım anlayacağınız…. Başlıyorlar dedikoduya kızlar;

- Biliyor musun, …. Hanım geçen gün hamilelik testi yaptırmış, bugün geldi faturası elime. Çok şaşırdım, yeni boşanmamış mıydı o?
- A cidden mi, acaba kiminle birlikte?
- Stewie Bey’in de prostatı varmış. Gördün mü geçen gün tahlillerinin dökümü geldi.

Donup kalıyorum, masadan ‘kibarca’ ayrılıyorum. İçimden nasıl da fişliyorlar bizi diyorum ve yemeğimi yemeden ofise dönüyorum. İster istemez düşünmeye başlıyorum; daha hayatlarının başlarında olan iki kız, sistemin düzenine kendilerini öyle bir kaptırmışlar ki, dedikodu mekanizmaları bile bizimle ilgili. Erkek arkadaşlarınızdan bahsedin, konserlerden, tiyatrolardan ya da yeni çıkan bir kitaptan… Hayır, BBG evi gibi kimin ne hastalığı var onu takip ediyorlar. Oysa onların işler sadece sağlık faturalarını onaylamak ve tüzüğe uygun bir şekilde işleme sokmak…

Cam kavanoza geri dönüyorum ve bir kahve söylüyorum. Tam o sırada bizim ‘Dahi’ ofisimin önünden geçiyor ve faks makinesinin başında beklemeye başlıyor. Kolunu makineye dayıyor, uzaklara bir bakış fırlatıyor. Beynimde şu şarkı playa basıyor; It’s a Man’s World… But it wouldn't be nothing, nothing without a woman or a girl. Ah diyorum içimden kimse senin kıymetini bilmiyor. ‘Dahi’ uzaklara bakarken faks makinesi arızaya geçiyor! Faks makinesine sinirleniyor, o asabiyet ona faklı bir cazibe katıyor.

Bizim ‘Dahi’ eğiliyor ve makineyi açıp tekrar kapatıyor. Eğilince poposu daha da ortaya çıkıyor (Her erkekte olmayan bir özelliği var vücudunun; normalde erkeklerde bel oyuğu olmaz düz iner, ama bizim Dahi’nin sanki bel oyuğu var. Bu oyuk onun kalçalarını ve poposunu daha da belirginleştiriyor, omuzlarını ortaya çıkartıyor). Ben kahvemden bir yudum alıyorum ve başlıyorum onu izlemeye… Sağına soluna bakıyor faks makinesinin, baktı olmayacak içini açıyor. Ben inanılmaz tahrik oluyorum. Neden diyeceksiniz?

Kadınlar böyle durumlarda tahrik olabilir. Hep fıkralarda anlatılan sahneler gerçekte yaşanıyor. Tüpçü, elektrikçi, sucu, Digiturk müşteri temsilcisi yani tedarikçi olan bütün erkekler kadınları tahrik edebilir. Bu kadının doğasında vardır. Eski zamanlarda kadınlar mağaralarında takılırken, erkekler avlanmaya çıkarlarmış. Erkek tedarikçi, kadınsa tüketiciymiş. Şimdi baktığınızda kadın da tedarikçiliğe soyundu. Ama kadının doğasında var bu, engelleyemez.

Dahi de ise daha farklı bir hava var. Sorun odaklı değil, çözüm odaklı düşünüyor. Aşağıdan teknik servis çağırabilirdi ama sorunu kendisi çözmeye çalıştı. Hoşuma gidiyor onu izlemek… O farkına varmadan usulca yanaşsam arkasından, beline sarılsam. Boynundan öpsem, kravatını çözsem, sonra o da bu duruma çözüm odaklı yaklaşsa fena mı olurdu? Belki sarsıntıdan dolayı faks makinesi de kendine gelirdi kim bilir…

Bu sahneleri geçirirken aklımdan, Dahi bir anda arkasını döndü ve bana baktı. Sanki anladı! Öyle bir süzdü ki beni, elimdeki kahve fincanını yere düşürecektim. Bu ofise ilk geçtiğimde cam masa beni biraz huzursuz etmişti ama şimdi cam masam olduğu için şükrediyorum. Onun da beni arzuladığını bu cam masa sayesinde anladım. Aşağıdan yukarıya süzdü beni, yaklaşık üç saniye sürdü ama saatler gibi geldi bana…

Ben hızlı bir hareketle kahve fincanını elimden bırakıp, bilgisayarımın başına döndüm. Dahi ise yavaş adımlarla koridordan geçip cam kavanozun kendine tahsis ettiği masasına gitti… Şu an için bu hikâye burada bitti ama dedim ya sadece şu an için!

7 Mayıs 2009 Perşembe

Bir sperm, bir dilim pastaya eşittir!

Dün öğlen yaşadığım duygu karmaşasından kurtulmam kolay olmadı. Beni diğer insanlardan ayıran ve odamın metrekaresini belirleyen kocaman cam bölmenin ardında, çok önemli şeyler yapıyormuş gibi davandım. Kısacası bütün gün çalışıyormuş gibi yaptım. İnternette öyle gezindim durdum. Friend Feed’de benim hakkımda yazılanları okudum. Neden gizliyormuşum kendimi, adımı neden açıklamamışım gibi gibi… Tabii onlar da haklılar, kim olduğunu bilmedikleri birisi onları eklemek istiyor listesine. Ama bence asıl mesele şu; adım Suzan Avcı olsa ne olacak, Topuklu Ayakkabı olsa ne fark edecek. İkisi de onlar için aynı değil mi? Nasıl olsa beni tanımıyorlar. Suzan Avcı’dan da aynı infoyu alacaklar, Topuklu Ayakkabı’dan da…

İlk gün için iyi bir başarı yakaladım sanırım 130 kişi profilimi ziyaret etmiş. Tam 9 kişi de beni takibe almış. Google Reader’a ekleyenleri bilemeyeceğim tabii… İşte böyle dakikaları sayarken saat dört gibi bir ileti geldi. Alt kattaki bir arkadaşımız hamileymiş. Bu güzel haberi kutlamak için beşte büyük toplantı odasında toplanacakmışız. Bir anda beyin dalgalarım değişti, kimyam bozuldu. Bu boş işlerle uğraşan bir asistanımız var. Herkesin doğum gününü bilir, önemli olayları kutlamak için bütün şirketi organize eder ve ne ilginçtir ki bunu ulvi bir görev olarak görür.

Geçen gece House’un hastası değişik bir rahatsızlığa yakalanıyor (Her zamanki gibi). Aklından geçenleri söylemekten kendini alıkoyamıyor. Bir solukta izlediğim dizilerden birisidir House. İşini doğru yapan aksi bir dahidir ve House karakteri hayatımın erkeğidir. Dahi dedim de bizimki geldi aklıma, of neyse.

İşte o hastanın bir repliği gece vakti hayatımın merkezine oturdu. ‘Çok zeki olmayan insanlar etkinlikler düzenleyerek, kitleleri harekete geçirir ve bundan mutlu olurlar’ dedi adam karısına… Kadın Meme Kanseri için yürüyüş düzenliyordu. İlk başta çok acımasızca geliyor değil mi? Ama irdeleyin altını, çok ciddi bir felsefe yatıyor. Adam yerden göğe kadar haklı! İşte bizim alt kattaki böyle ‘önemli’ organizasyonları yapan kuzu da aynı mantıkta yaşıyor. Alt metni okursanız şu sonuç çıkıyor, organizasyonları aslında kendisi için düzenliyor (Aslında ile başlayan her cümle gerçekte yalandır demişti bir arkadaşım ama bu cümlede yalan yok). Tebrik almak için, takdir edilmek için yapıyor. Başka meziyeti yok ki!

Bir yönetici olarak, en profesyonel tavrımı cam kafesimin arkasında sırtıma giyiyorum ve alt kata iniyorum. Herkes toplanmış, gülüyor, birbirlerine fıkralar anlatıyor. Çocuğun hangi burca denk geleceği konuşuluyor. Cinsiyeti tahmin ediliyor. Erkekler erkek olacağını, kadınlarsa kız olacağını söylüyor. Bir takım elbisesine iddiaya girenler bile oluyor. Tabii erkekler doğal olarak çocuğun erkek olacağını iddia ediyorlar, doğaları böyle… Sanki onu dölleyen yumurta bir kadına ait değil. Üstüne üstlük bir erkeğin erkek olabilmesi için bizim kromozomlarımıza sahip olması gerçeğini dikkate almayarak kurulan cümleler arasında kayboluyorum. Bir köşede bizim Dahi’yi görüyorum. Çok kısa bir göz teması kuruyoruz. Gülümsemek istiyorum ama ağzımda pasta var. Ha, tabii bir de ben yöneticiydim değil mi? Bir stajyere nasıl gülümseyebilirim ki?!

Kafamın içinden şu cümleler sıyrılıyor. Bu alt kattaki arkadaşımız eşiyle uzun ya da kısa süren, orgazmla sonuçlanan veya sonuçlanmayan birkaç dakika geçirdi diye burada toplanmış pasta yiyoruz. E o zaman saat başı pasta yememiz gerekmez mi? Sırf bir sperm doğru yolu buldu diye bu hengâme niye?

Şimdi diyeceksiniz ki sen çocuk düşmanı mısın? Hayır, tam tersi dünyada istediğim tek şey bir çocuk sahibi olmak. Hatta bugün şöyle bir araştırma yaptım. Malum hepimizin dehşetle izlediği Mardin Katliamı ve ortada kalan tam 70 çocuk. 35'i ise hem annesiz, hem de babasız… Nasıl bir trajedidir? İç İşleri Bakanlığı’nı aradım, evlat edinmek ya da koruyucu aile olmak için neler yapabilirim diye. Aldığım cevapları hiç bu blogda anlatmayacağım ama elinde silahla gezen bir adam bu çocukların annelerini ve babalarını hiç gözü kırpmadan bir saniyede öldürüyor, iyi niyetli bir yaklaşımın hayata geçmesi devlet tarafından bilmem kaç ay erteleniyor…

Gelelim bizim hamile arkadaşımıza. Neden bu kadınların çocuk doğurmasına karşıyım biliyor musunuz? Çünkü bu çocuklar hiçbir zaman onların olmayacak. Anneleri ve babaları bu cam kavanozlardaki havalandırma sistemiyle oksijen ihtiyaçlarını karşılarken, onlara evde hiç tanımadıkları bir kadın bakacak. Anne çalışması gerektiğini yoksa bakıcı parasını karşılayamayacağından yakınacak. Oysa işten ayrılsa çocuğuna kendi de bakabilir. Ama yok, bilmem ne sitesinden aldıkları 3+1 evin kredisini ödemeleri gerekecek, o yüzden işten ayrılamaz. Kendini de şu düşünceyle aklayacak, ileride çocuğuma iyi bir gelecek bırakacağım. Nasıl bırakacaksın? O ilk kelimesini söylerken, ilk adımlarını atarken yanında olmamakla mı? Okuldan eve geldiğinde o çok değer verdiğin 3+1 evin kapısını çocuk kendi anahtarıyla açarken mi onun geleceğini sağlama alıyorsun? Palavra!

Tabii çok istisnai durumlar da var. Onlara haksızlık edemem. Anne-baba boşanmıştır ya da birisinden birisi vefat etmiştir ve ebeveyn çalışmak zorundadır. Bunlara hiçbir lafım yok. Anne ve baba çalışıp o ayı zor denkleştiriyorlardır, lafım yok. Demek istediğim şudur; sadece standartlarını yükseltmek için çocuklarını ikinci plana atan ebeveynleredir lafım…

Ebeveyn demişken şunu hep merak etmişimdir (Yukarıda evden de bahsetmişken); ebeveyn banyolu evler, karı-kocaya özgürlük sağlar mı? Yani hanım gel hadi sevişelim diye götün götün sokulan erkeğe ‘Dur yapma çocuklar uyanacak!’ cümlesini İstanbul’da söyleyen çok küçük bir kesim kalmıştır herhalde… (Zannedilmesin ki diğer koşullarda yaşayan aileleri düşünmüyorum, tabii düşünüyorum ama o küçücük evde 8 çocuk yapan aileler var sadece takdir etmekle yetiniyorum). Kadının tek çıkış yolu duş oluyor tabii. ‘Amaaaan şimdi kalk git duş al, ses olur! Yapma, yapma beeeh!’ Ebeveyn banyo var artık! Ne olacak, kadının bütün kaçış yollarını bu mimarlar kapatıyor yahu! Kesin bu ebeveyn banyoyu icat eden bir erkektir, bakın söylemedi demeyin… Klasik baş ağrısı numarası da sökmez bu saatten sonra neden çünkü ev Feng Shui ile döşenmiştir. Yani eni sonu sen bu adamla yatacaksın der yeni nesil!

Neyse işte ben bunları düşünerek yediğim pastanın ardından, arkadaşımı ‘büyük bir içtenlikle’ kutluyorum. Otoparka inip arabama biniyor ve en saçma ruh halimi takınıp İstanbul sokaklarında evimi bulmaya çalışıyorum. 3+1, ebeveyn banyolu evimi…

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Orta şekerli bir orgazm...

Biraz önce ‘Dahi’ ile asansörde karşılaştık. Çocuk nasıl çekiniyor benden size anlatamam. Gözler yerde, en efendi duruşu ile ufak bir selam ve asansördeyiz… Hollywood filmlerinde gördüğümüz sahneler aklıma geliyor. Kadınla erkek asansöre biner. Asansörün kapısı yavaşça kapanır, kadınla erkek çok sakindir. Asansörün kapısı kapandığı anda, kadınla erkek sevişmeye başlar. Erkek kadını asansörün duvarına dayar, kadının bacakları erkeği sarar, düğmeler ihtirasla açılır ve ince çığlıklarla sevişilir. Aklımdan aynen bunlar geçiyor. Ama yapamıyorum, tabii bu yapmayacağım anlamına gelmiyor.

Bu cam kavanozun içinde kaç kişiyiz bir düşünsenize, her katta duruyor asansör malum öğle tatili. Kalabalığız herkes birbirine selam veriyor, gülümsüyor sanki birbirlerini çok sever ve sayarmışçasına… ‘Dahi’nin inanılmaz hoş bir kokusu var, parfümü bütün asansörü sarıyor ya da ben sadece onun kokusunu soluyorum o ucuz parfüm kokuları arasında… Göğsümün arasından ufak bir damla aşağı doğru süzülüyor, yutkunuyorum.

Asansör o kadar hızlı ki sanki bir cam kavanozun içinde havaya fırlatılan havai fişekler gibiyiz. Her katta duran asansör yıldızlarını bir bir etrafa saçıyor. Yalnız kalmak istiyorum onunla, hiçbir şey yapmasak da olur. Öyle birlikte uzanalım göğe, tek tek yıldızlarımızı saçalım, gündüz vakti ışıldayalım istiyorum.
Asansör bizim kata geliyor, birkaç kişiyle birlikte iniyoruz. Kimsenin bilmediği yıldızlar misali, kalabalığa karışıyoruz. İçimizde patlayan havai fişeklerle masalarımıza oturup kimsenin yapmaktan hoşlanmadığı ama büyük bir hırsla sarıldığı işimizin başına dönüyoruz.

İstanbul manzarasına karşı bir Türk kahvesi söylüyorum. Sanki orgazm olmuşum da keyfini çıkartmak istiyorum…